keşirin sureti

Hem ben Yazı yaban’ı hem de Yazı yaban beni dönüştürüyor. Geçen seneye kadar yerel bostan bitkileriyle uğraşmayı düşünmüyordum. Gönüllüsü daha çok olduğundan, küçücük bostanıma küçücük çeşitte ve miktarda bitkiler ekebildiğimden. Gelin görün ki, istemesem de o kadar çok yerel tohum elime sıkıştırıldı ki, dağıtmamak, ekmemek sorumsuzluk olurdu. Bir de yerel çeşitler atlası var tabii. Oraya sonra geleceğiz. Peki Haylan Kabağı‘nın rolü? Zaten avcı toplayıcılıktan tarıma geçtiğimizden, özellikle de sanayileşme döneminden beri karnımıza şuncağız çeşitte yiyecek giriyor. Saymaya kalksak sayarız, o kadar az. Bir avcı toplayıcı soframızı görse çok yoksul olduğumuzu düşünürdü. Eşya biriktirmediğine göre bizi bulaşık makinemize bakarak yargılayacak değil, yiyeceğimize bakacak elbette. Ehh, onlar neler? Birkaç tahıl, birkaç baklagil, biraz meyve, biraz yumru, kök, biraz sebze, biraz da tohum. İşte bunlardan biriydi Haylan Kabağı da. Eski okurlar benim bir Haylan kabağı lobicisi olduğumu düşünebilirler. Öyleyim ama stajyerim. Para vermeden çalıştırıyorlar 😉 Mor-sarı havuç da bunlardan biriydi, Tırtırı kabak da, Gülnar armudu da, Adana patlıcanı da, Antakya’nın ve Mardin’in Halhalı‘sı da, Çömelek’in Sarı kabak‘ı da, yine Antakya’nın Bal kabağı ve Pembe patlıcanı da.

Kültür bitkilerinin hikayesine, kökenine nasıl ulaşılabilir? Tahmin ettiğim gibi sadece bu yörede ekilip biçilen bitkiler mi, yoksa Türkiye’nin başka bir bölgesinde de ekiliyorlar mı? Eğer yerel iseler korunuyorlar mı? Kurumlar bu bitkilerle ilgili bir çalışma yapmış mı veya bitkilerin farkındalar mı? İnsan, İlçe Tarım’ın iyi bir başlangıç olacağını düşünüyor. Sonuçta adında tarım geçiyor, bunlar da tarım ürünü. Çok basit bir denklem. İlçe tarım, yaşadığım bölgede de çiftçilerle en fazla haşır neşir olan, birlikte, proje, eğitim gibi etkinlikler düzenleyen bir kurum. Olsa olsa bu kurumun saha çalışanları biliyordur. Örneğin belediyeye, kaymakamlığa gitmek hiç aklımdan geçmedi. Kültür/tarım bitkileri deyince herhalde bir lafları olurdu. Oldu da.

“Karşımdaki ilk büroya (Bitki Koruma) girdim. Adına kanmayın, bitkileri korumak için görevlendirilmiş bir birim değil burası. Tarım zehirleri devlet lugatinde ‘Bitki koruma ürünleri” diye geçiyor mesela.

– Yetkili biriyle görüşmek istiyordum.
– Hangi konuda?
– Burada yetişen yerel bostan bitkileri ile ilgili bilgi almak istiyorum. Bununla ilgili bir yayınınız veya ilgilenecek biri var mı?
– Müdürle görüşeceksiniz.

Müdürün odasına yöneliyorum. Sekretere derdimi anlattıktan sonra odaya girip aynı şeyleri tekrar ediyorum. Müdürün yanında oturan Bitki Koruma’dan bir mühendis “Burada yerel bitki yok ki. Hepsi hibrit.” diyor. Müdür de başıyla onaylayıp;

– Bu konularla üniversitenin ilgilenmesi lazım. Ama ilgilenmiyorlar. Bizim işimiz değil.

Derdimi, telefon görüşmeleriyle 4 kere bölünerek, anlatıyor, rastladığım ve yerel olduğunu düşündüğüm bitkileri sayıyorum; Mor-sarı havuç, Gülnar armudu, Tırtırı kabak.

– O havuca “keşir” denir. Tırtırı değil, tırtıllı.
– Olabilir. Ama yerel bitki yok demiştiniz.
– Bunlar yerel, tamam bakalım. O zaman siz önümüzdeki hafta tekrar gelin. Arkadaşları toparlayayım. Onlara da anlatın durumu, bizi motive edin. Bir proje yapıp kalkınma ajansına başvurabiliriz.

Özetle, tekrar görüşmek için sözleşiyoruz. Niyetim bir bilgi veya kayda ulaşabilmekti. Proje, ajans… Görüşür müyüz? Bugün bir düşünce, bir arzu ancak girişime dönüşebilme potansiyeli varsa bir anlam ifade ediyor. Bu da şirketin dili ve anlam dünyası. Her devlet bir şirket, hatta insan da. Müdür odası aslında inovasyon departmanı. İçinize dönün denip duruyor da, bir bakıyorsun içine şirket yerleşmiş. Yüzleşmek zor. Niye zor olsun ki, makbul olan bu. Daha yönsüz ama yavaş akmaya devam edeceğim.

Tırtırı kabak da Tırtıllı kabaktan çok daha güzel bir ad.”

Şu kısacık görüşme faslını sosyal medyadan paylaştım. Birçok insan kurumlara güvenmediğinden veya benim gibi bilmediğinden olsa gerek “işimiz değil” cevabının “doğru” olabileceğini düşünmedi. Garip ama gerçek, cevap doğru. Hem işleri hem değil. Kafanızda sorularla değil, elinizde tohumlarla giderseniz, çok net bir şekilde kendinizi ifade ederseniz; örneğin şöyle; “yerel bir çeşidi kayıt altına aldırmak istiyorum” – az önce neredeyse ilgili yönetmeliğin tüm adını söylediniz- ve birazcık da şanslıysanız, işleri olabilir. Bense zaten kayıt için değil, doğru bir yönlendirme veya işini seven herhangi bir memurla karşılaşmak gibi daha basit beklentilerle gitmiştim. Hiç olmadı bitkinin ne olduğuna/olabileceğine dair daha sağlam bir anlatı dinlemeyi umdum. Elimde havuçlar giriyorum, hemen havucu alıp kaydediyorlar, bana da başarı belgesi veriyorlar gibi bir süreç beklentim yoktu.

İşleri değilmiş, tamam, öyleyse devletin bir numaralı memurunun eşinin 2017 yılında başlattığı “mirasımız yerel tohum” projesi neden Tarım ve Orman Bakanlığı sitesinden duyuruluyor ve bakanlık eliyle gerçekleştiriliyor? Doğal olarak her kültür bitkisi hayatına tohum olarak başlıyor, yani yerel bir kültür bitkisi aynı zamanda yerel bir tohum, atalık tohum demek, hangi ismi verirseniz. Proje kapsamında Türkiye’nin her yerinden tohum toplanmış, hatta bu tohumlar migroslarda satışa da sunulmuştu. Toplanan bilgilerin bir kaydı var mı, herkese açık mı? Projenin tanıtım sayfalarında 2019 yılı sonu itibariyle toplanan tohumların 1131’e ulaştığı, farklı bitki türlerinde 42 çeşit’in TAGEM tarafından 2020 yılında tescile sunulmasının planlandığı anlatılıyor. Tohumlar nasıl toplandı? Yapılan haberlere göre şöyle; “Emine Erdoğan’ın 2017 yılında İzmir’de yapılan “Yerel Tohum Buluşmaları” ile temelini attığı çalışmalar, Samsun ve Şanlıurfa’da devam etti. Bu bölgelerde yıllardır yetiştirilen ürünleri gelecek kuşaklara aktarabilmek amacıyla halk ve çiftçiler ellerinde bulunan yadigar tohumları devletin güvenli ellerine teslim etti” Bu satırları, defalarca resmi ağızlardan da tekrarlanan devletin şirket olduğu veya olması gerektiği düşüncesiyle birlikte okuyunca doğal olarak o eller bana hiç güven vermiyor. Nitekim Tayfun Özkaya da şöyle yazmıştı; “Yapılmak istenen (…) yurtiçi ve yurtdışı tohum ıslah sektörüne ıslahta kullanacağı materyalin sağlanmasıdır.”

Görebildiğim kadarıyla kültür bitkilerini koruyabilmek veya haklarında bir farkındalık oluşturabilmek için kullanılabilecek bir yol; “coğrafi işaret” başvurusunda bulunmak. Bu başvuruyu hem tüzel kişiler hem de kurumlar yapabiliyor. Belli bir kuruma atanmış bir görev değil. Coğrafi işaret portalında, Türkiye’de bugüne kadar ürünleri tescil ettirenlerin dağılımına bakabiliyoruz. En çok başvuruyu Ticaret ve Sanayi Odaları yapmış görünüyor, ikinci sırada belediyeler var. Veritabanı başlığında da bugüne kadar tescil almış veya başvurusu yapılmış ürünleri görebiliyoruz; Adana Beyaz Kestane Kabağı’ndan, Zivzik Narı’na birçok kültür bitkisi ve işlenmiş ürün bulunuyor. (Başvuru klavuzu) Ancak bu yöntemin getirisini götürüsünü yeterince incelemeye vakit ayıramadığımı belirtmeliyim. Oysa patent konusu ince bir filtreyi hakkediyor.

İkinci yol yine Tarım Ve Orman Bakanlığına bağlı “Tohumluk Tescil ve Sertifikasyon Müdürlüğü‘nden geçiyormuş gibi görünüyor önce. Müdürlüğün konumuzla ilgili görevleri şunlar;

  • Bitki çeşitlerinin kayıt ve koruma altına alınması ile ilgili işlemleri yürütmek ve arşivlemek,
  • Kayıt altına alınan çeşitlere ait özellik belgeleri, tescil raporları, protokolleri, resim ve slaytları arşivlemek, standart numuneleri muhafaza etmek,

Buraya kadar gelmişken Bitki Çeşitlerinin Kayıt Altına Alınması Yönetmeliği‘ne bakmanız iyi olabilir. Bu yönetmelikte Madde 5’te tarif edildiği üzere; “Bitki çeşitlerini kayıt altına aldırmak için; çeşit sahibi, çeşidin kayıt altına alınması talebi ile başvuru dosyası hazırlayarak TTSM ne başvurur.” Dolayısıyla aradığımız bu değil, konu; ıslah edilmiş tohumların sertifikasyonu. Önce bir çeşidiniz olacak, sonra onun sahibi olacaksınız, sonra kayıt için başvuruda bulunacaksınız.Yine de bu yönetmeliğe uğramanın güzel tarafı kayda konu olabilecek kültür bitkilerinin tamamını bilimsel adlarıyla beraber bir listede bulabiliyorsunuz. Bence şahane bir hizmet 😉

Konumuzla ilgili olan ikinci ve asıl yönetmelik de bakanlıkla ilgili; “Yerel Çeşitlerin Kayıt Altına Alınması, Üretilmesi ve Pazarlanmasına Dair Yönetmelik (30877)”. Madde 5’e göre; ” Gerçek ve tüzel kişiler elinde bulunan yerel tohumlukların örneğini en yakınındaki il veya ilçe müdürlüğüne ya da araştırma enstitüsüne ön başvuru formu ile teslim eder.” Söz konusu kurumlar Tarım ve Orman Bakanlığı ve Araştırma Enstitüleri olabiliyor. Yani mevzu neredeyse sadece ve tamamıyla bakanlıkla ilgili.

Peki başvuru için gerekli koşullar neler? ; (ayrıntılı ve daha mevzuat dışı bir anlatım için bakınız)

(2) Ön başvuru dosyasında, başvuru yapılan il veya ilçe müdürlüğündeki ya da araştırma enstitüsündeki ilgili teknik personelce başvuru sahibinden alınacak aşağıdaki bilgiler doğrultusunda hazırlanan başvuru formu yer alır:
a) Yerel çeşidin yetiştirildiği yeri gösterir asgari köy ve/veya mahalle sınırı.
b) Yerel çeşidin ilgili tanımlamalar için TTSMM tarafından yayımlanan teknik soru anketi.
c) Varsa yerel çeşidin yetiştirildiği tarladaki bitki, gövde, yaprak ve benzeri gibi kısımlarını detaylı biçimde gösteren fotoğraflar.
ç) Halk arasında bilinen bir kullanım alanı varsa bu kullanım alanlarına yönelik bilgiler.
d) Halk arasında bilinen yerel ismi.

Kasım 2018’de bu yönetmeliğin ilk versiyonunu tartışmıştık hatırladınız mı? Hemen bir yıl sonra çıkarılan ikinci versiyonla kimi yetkilendirmeler değiştirilmişti ancak yerel tohumlarda, tohumluk üretimi yine bakanlığın tekeline verildi. Yetkilendirmelerin değişmesinin sebebiyse tohum firmalarının yerel tohumların kayıt altına alınması ve çoğaltılması işine rağbet etmemiş olmaları. En azından öyle olduğu düşünülüyor. Elbette bu işlere gönüllü olmayacaklar. Dertleri tohumun yaşaması, kayıt altına alınması değil ki. Eğer işleri düşerse ıslah ederler veya gen materyali olarak kullanırlar. Islah süreçleri de doğası gereği zahmetlidir. Bir firma yerel bir tohumla çalıştığında bu tohumun pazarlanabilir özelliklere ulaşabilmesi için 5-6 yıl çalışma yapmak zorunda kalıyor. Tabii ki özellikler de ‘verim’ üzerine kurgulanıyor. Biyoçeşitlilik, besleyicilik, dayanıklılık gibi bizim umursadığımız özellikler değil umurları. Dolayısıyla yerel bir tohumun kaybolmasına sebep olan asıl önemli mekanizma “verim vaadi”. Hiçbir çiftçi, özellikle buğday, mısır gibi geniş ekim alanlarına sahip bitkilerde yerel tohum ekme riskini göze alamıyor. Tek umursanan verim olduğunda ve çevresinde hibrit/sertifikalı tohum ekmezse karnını doyuramayacağını söyleyen bir uzmanlar ordusu bulunuyorsa nasıl cesaret etsin ki? Ki bu da doğru değil, tohumla paket olarak verilen/önerilen yapay gübreler ve tarım zehirlerinin, toprağın ağır makinalarla sürekli altüst edilmesinin maliyeti düşünüldüğünde, beklenen verim, giderleri ancak karşılıyor veya karşılayamıyor. Çiftçinin toprağının giderek fakirleşmesi, ve kendisi de dahil canlılığa verdiği zarar da cabası. Halbuki aynı çiftçi bambaşka ekim yapma biçimlerine özendirilebilir ve aynı zamanda yerel tohum ekimi yaptığı için desteklenebilir. Elinde yerli bir mısır tohumu bulunduran bir çiftçinin bunu ekmeyip hibrit/sertifikalı bir tohumu tercih etmesi demek, yerel tohumun çoğu kez haritadan silinmesi anlamına gelebiliyor. Çünkü Mısır, anası Teosint gibi kendi kendini ekebilen bir bitki değil. Tohumlarının koçanlarından ayrılabilmesi ve soyunu devam ettirebilmesi insanların çabalarına bağlı. Küçük çiftçilik bu yüzden de çok önemli. Olası riskleri üstlenmeye daha yatkın. Bugün geçer akçe olan tarım yapma biçimimize bakarak diyebiliriz ki yerel tohumların cenneti ancak küçük çiftçilerin bahçeleri olabiliyor.

Şuraya gelene kadar yaşadığım sürecin bu yönetmelikte sonlanacağını nasıl akıl edemedim. Devlet dairelerine girmek bir çeşit alıklığa sebep oluyor olabilir. Başını duvara vurmak işe yarıyor da diyebiliriz. Böylece doğru adresi buldum ve neden arkamı dönüp kendi işime bakmam gerektiğini hemencecik anladım. Yine de bugüne kadar kayıt altına alınmış yerel tohumların listesine ulaşabilmeyi dilerdim. Bakanlığın, ‘mirasımız yerel tohum projesi’ çerçevesinde migroslarda sattığı “Ata Tohum”ların olduğu bir listeye; örneğin Kandıra’nın sivri biberi Samsun’un köy salatalığı, Çorum’un 10 dilim kavunu Ayaş’ın domatesi. Olamadı. Eğer TTSMM’nin kayıt listelerinde başka bir adla kayıtlı iseler bilemiyorum. (Bakınız: Kayıt listeleri)

Gelelim dünkü karmaşaya. Az veya çok her kurumda hala hüdayınabitler var. Kurumsal kötülükten bağımsız olarak ellerinden geleni yapmaya devam ediyorlar. Örneğin Türkiye’nin her yerinde kereste ormancılığı yapan orman işletmeleriyle aynı dili konuşabilmemin imkanı yok. Ama yabani bitkilerin tohumlarını biriktirirken kullandığım ilk ders kitabım yine bu kurumlarda çalışan bir orman mühendisine aitti. Paylaştığım gönderi, en iyisi; “ne yapar ilçe tarım” veya “buradaki mühendislerin oturmaktan başka işi yok mu” gibi sözlerle paylaşılınca bir güncelleme yazmak zorunda kaldım. “Burada adı geçen kurum ve memurlara topu atmak kolay. En iyi yaptığımız şey suçlu aramak. Sorumluluk onlarda değil tamamıyla. Bizde de. Gönderiyi beğenen paylaşan umarım bunun farkındadır. Yoksa yazdıklarımın bir anlamı kalmaz. Bu metni yazarken amaçladığım şey sadece memurların ne yaptığı değil bizim ne yapabileceğimizdi. Gözünüzü kulağınızı dört açın ve çevrenizdeki yerel bitkilerin peşine düşün, hiç zor değil, diyebilmekti.” Sosyal medya büyük bir kıraathane hem de sahnesi var. Kantarın topuzunun kaçmadığı, söylenenin niyeti aşmadığı, haksız hukuksuz bir şekilde kafa göz yarılmayan bir saniye bile yok burada. Kimi yorumlar öylesine tereyağından kıl çeker gibi şeytanı bulmuş ve saldırıyordu ki, bunu hazmetmekte zorlandım. “Ben şehirde yaşamayı seviyorum”, “Bitkiler ilgi alanıma girmiyor”, “Aaaa hiç anlamam neyse ki anlamam da gerekmiyor”, “Haklarında okumayı seviyorum da zor ya öğrenmek”, “Tohum alamıyorum, uğraşmak bana göre değil” Bunlar Yazı yaban’da söz üretmeye başladığımdan beri bitkilerle ilgili duyup aklımdaki mantar panoya astığım kimi cümleler. Çok azımız dünyayı paylaştığı varlıklara karşı sorumluluk hissediyor ve bu sorumluluk duygusu çok daha azımızı harekete geçirmeye yetiyor. Her kurumda, her yerde, çokla karşılaşmak daha mümkün, azla karşılaşmak müjde.

Peki ne yapacağız? Türkiye genelinde böyle bir çalışmanın bugüne kadar neden yapılmamış olduğunu sorabilir ve kimi gayet mantıklı cevaplar bulabiliriz; ” Bakanlık tohumculuk kanununun çıktığı 2006 yılından bu yana yerel tohuma ilgi göstermemiştir. Daha önceleri çiftçinin elindeki yerel tohumun alınarak şirket veya devletin ürettiği sertifikalı tek tip çeşitleri dağıtarak yerel tohumların yok olmasına katkıda bulunduğu konusunda somut örnekler de bulunmaktadır.” * Veya biz böyle bir çalışma yapabilir, yerel tohumları korumaya cüret edebiliriz. Ki bunu halihazırda yapan dernek, vakıf, kuruluş, kişi ve topluluklar zaten var. Onların gönüllüsü olmak mümkün. Sadece çoğu kez birbirinden habersiz yürütülüyor bu çalışmalar ve organizasyonların birçoğunda tohumla ilgili bilgiler (yetiştirme, ekilme, kökeni vb.) paylaşılamıyor. Bütün bu bilgileri ortak bir havuzda toplamak ne güzel olurdu. Bakınız; Yerel Çeşitler Atlası. Gerçi talihsiz bir isim oldu, çünkü “çeşit” daha çok tohum şirketleri tarafından kullanılan bir kelime. Ama isimi değiştirmek kolay. “Yerel Tohumlar Atlası” olabilir mesela.

Tüm bunlarla birlikte Tarım ve Orman Bakanlığı’nın günahları daha sert cümleleri hakkediyor. Her şeyden önce yaşadığımız gezegendeki -sadece bu ülkedeki değil- her varlığın mevcudiyeti ve sağlığıyla oynadığı için hakkediyor. Doğrudur hayat sağlıklı mıyız, ecelimizle mi öldük umursamıyor, bunun yanında özellikle bizi hasta etmek için de uğraşmıyor. Ama hastayız. Hem kendimizi, hem birbirimizi zehirliyoruz. Çiftçilere ne öneriliyor zehirden ve hibrit/sertifikalı tohumlardan başka? Aynı zamanda gülleci bulamacının tarifini vermeleri, yerel bitkileri kayıt altına almaları, kimi bölgelerde çiftçileri agroekolojik tarıma yönlendirmeleri bir politikaya dönüşmüyor, yerelde takdir ettiğimiz uygulamalar olarak kalıyorlar. Ve tam da bu arada kaynıyoruz. Sağlıklı gıda, kurum nezdinde en iyi ihtimalle ancak ideal bir geleceğe uygun düşebilecek ham hayal. Şu durumda ölülerimize, öleceklerimize sağlıklı gıda şehidi, hastalarımıza da gazisi denilebilir. Uygun düşer mi?