Su masalı (2. bölüm)

Susuzluğun ne demek olduğunu oturduğunuz yerden anlamanıza imkan yok. Eğer şehirde yaşıyorsanız ve “nezih” bir mahallede oturuyorsanız susuzluğa dayanabileceğiniz süre en fazla 2-3 saattir. Olmadı bir gündür. Hemen ilgili kurum aranır, su ne zaman gelecek diye sorulur. Kaldı ki idareler de artık su kesintilerinin ne zaman olacağını önceden abonelerine bildiriyor.

7 senedir bu dağda yaşıyoruz, içme suyuyla ilgili sorunlarımızı, adıyla sanıyla bir tek Sarıkeçililer’den* Pervin Abla’ya ve Oğuzhan’a anlatabildik. Biz daha leb demeden derdimizi sahiplendiler, ellerinden geleni yaptılar. Çünkü onlar da yüzyıllardır yörüdükleri bu dağın suyuna ulaşamıyor. Suyun kıyısına inmelerini engelleyen HES’lerle, barajlarla, tarlalarla, hemen o anda uyduruluveren kurallar, cezalarla kesiliyor yolları. Yolkesenlerden yana zengindir bu ülke. Tankerlerle su taşıyorlar çadırlarına. Kültürel bir mirasın temsilcilerine reva görülen bu. Oysa varlıkları dağ için bir hediye. Çoktan kökünü kuruttuğumuz otçulların görevini üstleniyor keçiler. Tohum taşıyor, orman çürüntüsünü parçalıyor, pürü dalı öğütüp yangınları önlüyor.

Suyumuzun kaynağı Aksıfat’a** çok yakın olan Mara yaylasında 200 hane için yapılan su deposu, şimdi 1000’in üzerinde haneye su veriyor. Aynı şey bağlı olduğumuz köyün su deposu için de geçerli. 55 hane için yapılan depo 250 küsür haneye su veriyor. Su kullanımı yazın artıyor. Çünkü yaylacılar akın akın göçüyor yazları şehirden dağa. Prefabrik evlerinde, ikiz villalarında bahçecilik oynuyorlar. Ki bahçe dediğimiz çoğunda 80 metrekarelik bir toprak parçası. Bu parçaya eşlik edense devasa bir beton/plastik yükü. Bu adaletli mi? Buranın yaz kış kahrını çeken köylünün, eken biçen, derenin suyuna, serinlik için ortak olmanın bedeli daha ağır olmamalı mı?

Suyun değerini anlamak isteyen, susuz bırakılan canlıların cinnetini görmek isteyen herkesi bu dağa beklerim. Başka türlü tartamazsınız suyu gözlerinizle. Musluğu açınca akan şey değildir su.

450m2’lik parseller halinde veya siteler için 5-10 parsel birlikte satılıyor maki alanları. Dileyen kendi evini konduruyor, dileyen yapılmışını alıyor. Burada balkonunuzu her gün yıkayabilir, her gün duş alabilirsiniz ama insan inadı gösterilmedikçe bir şey yetiştirmek çok zor. Koca kayaları bekoyla parçalayıp üzerine incecik bir toprak tabakası seriyorlar. Zaten orada yaşayan her şeyi sökerek; kayayı seven inciri, defneyi, karaçalıyı, kızılçamı, meşeyi, menengici, çıtlığı, sandalı, alıcı, katır tırnağını, keçiboğanı, öz dikenini. Yerlisini kırımdan geçirip yerleşilen kıtalara dönüyor maki. Yüzünüze çarpan serinliğin mimarı da onlar değil miydi? Ağaç ekseniz kurur, eğer kireç taşını sevmiyorsa. Bostan ekseniz en fazla 1-2 sene verim alırsınız. Ertesi sene “bu biberlere, domateslere ne oldu ki” soruları başlar. Taşınan toprak, ovadaki tarım alanlarına yapılan binaların yüzey toprağıdır çoğu kez. Tezgaha baksanız başınız döner. Bahçeniz akvaryumda gölünü, nehrini, denizini özleyen bir balık gibi çırpınır durur. Bir döngüye tabidir toprak. Meyve ve sebze üretme makinası değildir ki. Bu evleri yapıp satanlar, imar izni verenlerde suç. Suçun büyüğü onlarda.

Her insanın dağa, ormana, serinliğe ihtiyacı, hakkı var. Ama bunun için şehirdeki hayatı dağa taşımaya gerek var mı? Küçücük bir kulübe neden yetmesin? Neden yaşayan her canlı rahatsız edilerek, yok edilerek kurulmak zorunda bu evler? Bir dam yapmanın başka yolu yok mu? Ve evler kurulur kurulmaz, ardından akaryakıt istasyonları, marketler, böcek zehirleri, daha fazla asfalt geliyor. Ardından yılanlar, akrepler, çıyanlar, domuzlar, kirpiler, kaplumbağalar, tilkiler görüldüğü yerde öldürülüyor. Ki yüzme havuzu yaptıran, evden arta kalan toprağı betonla kapatan da var. En fazla 30-50 yıl sonra, çekilen suların ardından yine meşelerin çatlatacağı havuzlar. Bu dağ şehirden yana da zengin değil miydi? Yani yalnızca evler, insanlar taşınmıyor dağa, bir yaşam biçimi taşınıyor. Oysa çok olmadı ovaya ineli. O zaman anlıyorsunuz ki ormana da , dağa da ihtiyaç yokmuş, hiç olmamış. O halde neden mezarlıklara komşu olmaktan korkulur ki?

Akrebin karşısında bir kaya olmayı dene. Kırmadıysan kayanı.

Akdeniz’de toprağın neredeyse bütün verimi ovaya akmıştır. Bitki örtüsü tarla açma, tapulu kesimler, anız yakma, orman kesimi, aşırı otlatma sebebiyle çürüyüp toprağa karışamadığı için toprak katmanlaşamamış, öncü bitki örtüsü yerini doruk ağaçlarına bırakamamıştır. Kimi yerde ortaya çıkan kayalar ağacını, toprağını kaybetmiş dağın çıplak yüzüdür. Tahrip edilen ormanların ayıbını örten maki de yasalarca orman olarak görülmediği için korunmaz.*** Bu yaşama biçimlerinin; evlerin, sitelerin, yolların, enerji nakil hatlarının, madenlerin ayakları altında küle dönmesine izin verilir, puffff.

Sonunda bir zamanlar orman tahribatını sona erdirebilmek için ovada iskan edilmesi bile düşünülen dağ köylüsünden, köylünün keçisinden daha beteri geldi dağın başına. Şehir dağa döndü. Tarsus’un Takbaş Köyü’nde otururken yayla yolunun girişindeki akaryakıt istasyonunda acayip bir uygulama vardı. Arabalarınızı buz gibi yayla suyuyla ücretsiz yıkayabiliyordunuz. Ve bu ayıp değildi, günah değildi, suç değildi, yasak değildi. Üstelik arasanız yıkama kuyruğunda bekleyen kimsenin yüzünde en ufak bir tereddüt bulamazdınız. Yani aslında suyun yokluğu, sırtı sıvazlanan, onaylanan, beğenilen, özenilen bu yıkımın tortusudur.

İşe bakın ki şimdi ormanlar keçiye , ormanda yaşayan her hayvan gelip sarnıçlardan su çekecek, yalakları dolduracak dağ köylüsüne muhtaç. Ama kurudu can suyu.

Tıpkı makiler gibi su da parsellendi. Sarnıçların kimi su hissesini istiflemek için yapılan, çitli açık havuzlara dönüştürüldü, kimi bakım görmediği için işlevini yitirdi, kimi terk edildi, kimi onarılmak istense de altından kalkılamadı. Su parsellenince çeşmeler de körlendi, yıkıldı, kurudu. Hiçbir insanın içinde yaşadığı iklimin, mevsimin ve coğrafyanın getirdiklerinden azade bir yaşamı olamamalıydı. O vakit Aksıfat’ın da Gökler Deresi’nin de suyuna ortak olamaz elimizdeki sarnıçlara iyi bakardık. Ve bu daha başlangıç olurdu.

Bu civarda en yakın su kaynağına gidebilmek için bir hayvanın katetmesi gereken mesafe 19 kilometre. Neredeyse aralıksız sitelerin, evlerin eşlik ettiği bir kapan. Birçok canlı sadece su içebilmek için bile hayatını riske atmak zorunda. Elde var 20’lik boru.

Domuz da, domuzun boruda açtığı çatlaktan yürüyenler de, biz de 7 senedir torlakların içinden geçen 350 metrelik bir borudan medet umuyoruz. Burada yaşamaya devam edebilme ihtimalimizin boyu kısacık.

3 sene süren yazılı, sözlü görüşmelerden, bırakılan şikayetlerden, destan gibi dilekçelerden sonra ilk kez borumuzun patlayan bölümleri MESKİ tarafından onarıldı. Suyumuz; devlet malı bir ormanın içinden, devlet malı bir boruyu katederek akıyor artık.

Domuz tesellisi; düşünsene insanlar içtiği suya bile para ödüyor.

Buluta ve suya ve keçiye ve domuza, elimizde ne kaldıysa ona gözümüz gibi bakardık bağlılığımızın farkında olsaydık. Ama özgürüz şimdi; ayaklarımızdan, ellerimizden, yüreğimizden ve köklerimizden. Bir ardıcın bile sırtlanmayı düşünemeyeceği kadar ağır özgürlüğümüz. Ardıç bağlıdır gevenine, kuşuna, kayasına. Onlar tarafından korunur, kollanır da.

Yeni siyah boru güneşin altında pırıl pırıl parlıyor. Eski boruyu gömmemizden şikayetçi olan karıncalar otobanlarına tekrar kavuştu. Bu defa 32’lik. Duble-yol sahibi oldular. Yine açıktan giden borunun kaç gün dayanacağını bilmiyorum ama konuya bugün olmadı yarın döneceğimden domuz kadar eminim.

Ne olduysa bir komşumuzun aracılık etmesiyle oldu. Bizim dilimiz hiçbir kapıyı açamadı. Ufukta herhangi bir çözümün silüetini dahi göremedi. Hısım akrabası yoktu ve birtakım başka şeyler… Ama endişe edecek bir şey yok; sorun, evrene olumlu mesajlar gönderemememizle alakalı değil, devlet kılığındaki bir şirketle muhattab olmamızla alakalı. Eh, talep ettiğimiz hizmet kârlı değildi.

Kalıcı içme suyu hattının, daha önceki şikayetlerimizde gelen keşif ekiplerince belirlenmiş, güya projesi çizilmiş, onay bekleyen (!) başka bir güzergahtan gömülerek getirilmesi gerektiğini söylediğimiz işçiler, doğal olarak kendilerine söylenen neyse onu yaptı. Kim, ne söylenmişti ki?

-Bize emir silsileler halinde gelir, kim kime ne demiş bilmeyiz.

Belki de bir yıkım silsilesi içinde yaşıyoruzdur.

Birçok şey, Su’ya dalmadan önce benim de düşünebildiğim. -dahası bunların hepsi düşünce değil his- hissedebildiğim şeyler değildi. Düşünmek/hissetmek için ayağın bir tökezlemesi, hep olanın olmaması, teker lastiğinin patlaması gerekiyor bazen. Bu yıkım acımasız olsa da bir yandan kutlu da. Lastiğin tüm havası boşaldı. Janttan kıvılcımlar çıkmaya başladığında bile gidecek araba ve sonra bir yerde duracak artık, durmak zorunda. ABD’deki en büyük yangınlardan birini bu kıvılcımlar başlatmıştı. Arabayı itmeye devam edersek yanmaya da devam edeceğiz.

Ve yandıkça çıkan dumandan birbirimizi göremeyebiliriz.

* Geç olmadan varlıklarını onurlandırın, destekleyin lütfen; @gecci_, @yoldainitiative (Yolda Intiative, şu anda sarıkeçililerin göç yollarındaki etkileri üzerine çalışıyor.)
**Daha doğrusu Aksıfat’la birlikte Gökler Deresi’nin suyunu kullanıyormuşuz. Bu defa Meski’den gelen işçilerden biri bütün sorularıma sabırla cevap verdi. Bu yazıyı okur mu bilmiyorum ama kendisine bilgisi, davranışı, özeni için buradan da teşekkür etmek isterim.
***Sadece makiler değil ormanlar da korunmuyor. Kısa bir süre önce Hazine’ye ait ormanların bulunduğu parsellerin turizm için ihaleye açıldığını da hatırlayalım. Yapılması öngörülen tesisler içinde su harcamasıyla ünlü golf sahaları da var. Silifke ve Tarsus’ta da Hazineye ait dört orman turizm için ihaleye çıkıyor. (https://yesilgazete.org/bakanlik-28i-orman-51-parseli-turizme-acti-mali-yeterlilige-gore-degerlendirilecek)

İlgili yazılar; bir su borusunun anıları
dünyanın aynası
bir kuyudan baktım dünyaya
kükreyen yılan

Yukarıya kaydır