kükreyen yılan

Bu yaylamtrakta tam da konduğumuz dalın ortasında 10 metre derinliğinde 7 metre genişliğinde bir kuyu var. Kendini yazdıran bu kuyu, kuyunun hikâyesini çağıran Yosun’dur.

Yukarıda olduğu kadar aşağıda da bir dünya olduğunun bilinci, düş yoluyla işlenmiştir ruhumuza. Kuyular çeker insanı. Dünyanın içine doğru açılmış bir kapıdır bu haliyle. Aşağıdakilerin yukarıya çıkmasını, yukarıdakilerin aşağıya düşmesini sağlayan, iki dünyayı birbirine bağlayan bir kapıdır. Kuyuyu okudum diye bunları düşünmüyorum, kuyuyu okumadan önce de annemin doğduğu köydeki kapının, teyzemin yaşadığı köydeki kapının ruhumda yankılanan titreşimleri bunlar. Ama o anların kayıtları kayıp. Karanlık kuyuya eğilince, suyun üzerindeki yansımaya göz ucuyla bakınca çocuk aklımın neler kurduğunu bilebilmek isterim. Bir çocukla bir kuyuyu yanyana gördüğümde hemen diplerinde bitiyorum bu yüzden. Anlattırıyorum ona “ne gördün kuyuda?” Burada yaşayan arkadaşım, canavarlar gördüğünü söylüyor. Kimmiş o cavanavarlar?, yer üstünde hangi hayvanı gördüyse ondan bir tane de kuyuda görmüş oluyor her seferinde. Ama yerüstündekilerden daha karanlık, daha keskin dişli, konuşan ve kükreyen hayvanlar bunlar. “Yılan kükremez ki” diyorum, “Esra bu kükrüyor ama hiç korkmadım” diyor.

Her evin bir kuyusu, her evin açılıp kapanmasa da bir kapısı var. Bunların bir çoğu eski zamanların sarnıçları, küçüklü, büyüklü. İçinde bir su kaynağı olan kuyulara “gözlü kuyu” diyorlar. Bu kaynağın göz olarak nitelendirilmesi düşe başka bir boyut daha katıyor. Yukarı çıkmadan da bizi gözlüyor onlar. Yeraltını mesken tutan canlı cansız, dağılan, çürüyen varlıklarla birlikte, düşsel varlıkların gözleri açık. Tek bir göz, yukarıda neler olduğunu bildiriyor aşağıya.

İçinde hazine olduğu umuduyla üzerlerindeki taştan çatkı indirilmiş, artık su biriktiremeyen kuyular da var ama neyse ki az. Hayvancılık hala bir geçim kalemi olduğundan karışılmamış bir çok kuyuya. Ama yere gömülü bir sarnıcın/kuyunun su biriktirebilmesi için dışarıya açılan oyukların önünün her sonbaharda temizlenmesi gerekiyor. Yoksa yağmur suyu, dalın, yaprağın, toprağın tıkadığı bu yarıklardan bir yol bulup içeriye giremiyor veya iyice giremiyor.

Geçmişte, bu nesilin, anaları, ataları, dağda keçilerle sekerken, keçi sürüleri 12-20’den değil 100-200’den başlarken, kuyu temizliği işi daha önemliymiş. Sürüler, ne kadar dolmuş olursa olsun kuyuda birikmiş olan suyu bitirirmiş, yaz mevsimi sonunda. O gün çattığında tahta merdivenlerle kuyuya inilir, toprağın tüm mevsim kuyuya akmış olan ince yüzü; yani mil, çıkarılır, domates tarlalarına serilirmiş. “ O milde yetişen domatesin tadına doyum olmazdı” deniyor. Şimdi bu işe heves eden pek yok, zahmetinden değil de artık su bitmediğinden. İçeni az olduğundan bitmiyor sular, keçiler gibi insanlar da azalıyor. Azalan insan temizleyemeyince kuyuyu, kuyunun içinde eski hayatlar bikiriyor; bir çıngıl, bir yağ tenekesine bağlıymış bir zamanlar eskimiş şu ip, bir çay kaşığı, plastik su şişesi, ölü bir kuş yüzüyor suda.

Masallarda, destanlarda kuyular bir erginleme mekanı olarak kurulur. Gerçekten değil de mecazen düşülmüştür kuyuya. Ne zaman istersek o zaman mı düşeriz? Mecazen değil ama gerçekten kendini kuyuya atan bir kadın, kuyuya düşen bir domuz ve bir eşeğin hikayesi anlatılıyor burada. Kadının niyetinin,- hele de susuz zamanlarda – kuyudaki suyu bozarak öte dünyadan gönderdiği bir çığlık yerine geçtiğini düşündüm hep. Domuzla, eşekse belli ki yansımanın bu dünyaya benzerliğine aldanıp attı kendini suya. Masallarda bu yansımanın bir tuzak olduğu anlatılır, durur. Mevlana’nın Mesnevi’sinde geçen aslanın hikâyesinde olduğu gibi. Aslan, tavşanın hilesiyle kuyuya vuran kendi yansımasına saldırınca boylar kuyunun dibini. Hüsn ü Aşk’da; Aşk kuyuda gördüğü ve sevgilisine benzettiği ayın yansımasını kucaklayacağım derken düşer içine. Sonunda kuyudan çıktığında anlar ayı gökte araması gerektiğini. Şems, leğendeki ayı seyreden Evhadü’d-din’e; “Eğer boynunda çıban yoksa neden gökyüzüne bakmazsın da, ayı leğende seyredersin? Bir tabip bul da baktığın her şeyde gerçek amacı görebilmen için seni tedavi etsin,” der.* Kuyudaki, leğendeki, veya kendini bilmediği sürece uzun bir ömrü olacağı vaadedilmiş** Narcissus’un suda gördüğü.

Böyle düşler, düşünceler içinde bizim kuyuya yanaşınca, içinde büyümüş menengiçleri, öz dikenini, yılan yastıklarını, kızılçamı kesip bir kenara koymak çok zor oluyor. Bunları yapmadan da yağmur suyu biriktirebilmek ham hayal. Dolayısıyla geldiğimizden beridir, kuyu bir yılan hikayesine dönüştü. Öyle oldu, böyle oldu. En son kuyunun içine taş atıp onu baş edilebilir bir ölçeğe küçültmeye karar verdik, ki su biriktirebilelim, kediler suya vuran yansımalarıyla oynasın, biz yorulup başımızı gökten indirdiğimizde de ayı seyredelim. Bir taş attım bir kuş uçtu, bir taş attım, yılan kaçtı, durdum.

Prensese, kuyuya düşen pek sevdiği altın topunu getiren kurbağa vardı ya, şimdi onu bekliyoruz. Arkadaşımın en değerli oyuncağı, içine doldurduğu çakılları kafasına estiği zaman salladığı bir plastik şişe. Onu da kuyuya düşürdü işte. Tüm gücümüzle kurbağayı çağırıyoruz. “Güççük kurbaaa, güççük kurbaaa, kuyruğun var mı da?”

* “Gökyüzünde Ayın Görüntüsü”, Nasrullah Pürcevadî, İnsan Yayınları
** Tiresius’un kehaneti

%d blogcu bunu beğendi: