soyunun altınlarınızdan artık

Cengiz Holding’in Kanadalı Liberty Gold firmasından satın aldığı Halilağa Bakır Madeni alanında Truva kardeleni arıyoruz. Hani belki insana, köye, köylülüğe, dağa, ormana, suya, hayvanlara, hemen her dağda yetişenlere kıyanlar kardelene kıyamaz diye. Çünkü bu kardelen birtakım sözlerden daha ciddiye alınan yazılı belgelere göre Tarım ve Orman Bakanlığı’nın koruması altında. Hemen çevresinde Alamos Gold’un zamanında tebelleş olduğu Kirazlı’ya yakın bir tepede yaşıyormuş misal. Onu doğadan sökmek cezaya tabi ama nerede olduğuna dair bilgi almaya çalıştığımız bir botanikçi “eğer bulursanız olacak olan şu”, diyor; “maden ruhsatı zaten verilmiş, çok çok da bitkiyi söküp başka yerde koruyalım diyecekler.”

Yani bir kaplanın yuvasından sökülüp hayvanat bahçesine tıkılması, sonra ‘kaplan bitse de olur, elimizde var’ denmesi gibi. Kaplanlar kafesin parmaklıklarına dişlerini geçire geçire kanarken.

Bir çeşit dedektiflik yapıyor gibiyiz. Seri katillerin ayak seslerini duyuyoruz ve öldüreceklerini sakınmaya çalışıyoruz.

Maden alanı yeni benzetmeler, yeni sözcükler öneriyor dilime; “davulganın dalları kadar karmaşık içim”, “karanlık ormanın yaprağı kadar ıslandım” ve yolun dağ lalelerinin arasından geçsin”.”Durguncuk dereler” bir diğeri. “Karaltı” sözcüğü yeni bir sözcük değil ama buraya çok yakıştı. Henüz uyanmamış meşeler ve ayakta uyuyan karaçam, davulga dışında neredeyse kimsesiz görünebilecek bu yeryüzünün ufacık toprak üstü sahipleri var; çürüyen yapraklar arasında ikibüklüm olursanız yüzünü gösteren sümcülcükler örneğin. Doğu Akdeniz’in sadece nemli ve kuytu yamaçlarında bulabildiğim dağ laleleri burada yayılıcı ot gibi her yeri kaplıyor. Adımlayınca işte bir orman böyledir; kat kat açılır.

Truva kardeleni meşelik ve taşlık yamaçlarda yaşarmış. Yosunlu davulgalar, maymun ağızlı meşeler sıklaştıkça yönümü değiştiriyorum. Bir kardelen olsam güneşi arardım. Karı deldikten sonra biraz sıcaklık herkese iyi gelir. Projeye göre patlatma alanında yürüyoruz. Her yerde koordinatların yazdığı tabelalar var. Her tabelaya bir numara verilmiş. Burayı dağ lalelerinden değil numaralarından bilecek olanların kötülüğünü tanıyorum.

Hayat bağlayıcıyken, numara dolu kağıtlar ipleri çözer. Binlerce yıllık yaşam alanı bir komutla tuzla buz olacak. Gözlerimin dolmasını engelleyemiyorum. Engellemeyeyim de zaten değil mi? Hiçbir ot, “ne sulugözlüsün” demez. Burada doğmuş burada öleceğini bekleyen sümbülcükleri, katır tırnaklarını, saçlı meşeleri, dağ lalesini, çiriş ağusunu, davulgayı, arpacık salebini, karaçamı gördükçe utanıyorum. Derdimizi kime anlatsak? Kim umursar yuvanın aslında ne olduğunu? Keşke öldürdüğünle zaman geçirsen, o olsan hatta, kısa bir süreliğine. Bir kardelen gibi baksan dünyaya.

Madene en yakın veya maden alanı içinde kalan; Söğütalan, Cicikler, Dereoba, Keçiağılı, Halilağa, Muratlar, Hacıbekirler, Osmaniye, Söğütgediği, Cazgirler, Yaylacık ya yok olacak ya taşınacak ya da İliç’te olduğu gibi zehirli bir yaşama mahkum olacak. Buna oturduğun masadan karar vermek ne kolay. Gelip Osmaniye’yi görmeden “olmasa hiçbir şey kaybetmeyiz” demek ne kolay. Oysa çiçek gibi bir köy Osmaniye. Güneşin altında kış bitiminin ilk işaretçilerinden arpacık salebi gibi parlıyor. Arı olsam balını dererdim.

Ritim Orman’dan (@ritimorman) birkaç arkadaş başka bir güne sözleşiyoruz. Gidip tekrar arayacağız Truva kardelenini. Orada bulamazsak Ciner Grubun göz diktiği Kuşçayırı’na çevireceğimiz yönümüzü. Burada hemen her köye bir maden düşüyor ve her yerde bugün yarın açacak kardelenler, benli sığırkuyrukları, kılkuyruklar, sürmeli çayçeler, deli laleler, ak çiğdemler var. Buradalar. Bulalım bulmayalım, görelim görmeyelim. Öyle ki benli sığırkuyruğu parmakla sayılacak kadar az; hepi topu 396 birey hayatta. Öldürmeye kast edilene bak.

Yuva ne saksı, ne bu bitkilerin tohumlarının saklanacağı çekmecelerdir, adı güzel Dünya’dır. Bul yuvanın yolunu.


Gitmeyi çok sevdiğim bir kayam vardı; dağ lalesi, ayı gülü, ters lale, lohusa otu, kaz gagası, kara gelincik, nevruz otları, nakıl, göbek otu, kaplan otu, meşe ve ardıçlarla kurulmuş. Obrizyalar vardı kayanın oyuklarından fışkıran. Kaya gürleyiği adını yakıştırdığım obrizyalar. Bunlar en görünenlerdi. Yoksa ot saymakla biter mi? Ona çıkan yolun adını da “Yol anası” koymuştum. Burayı bir buluşma noktası haline getiren kıraç coğrafyanın ıslak çayırı olmasıydı. Dolayısıyla Taşeli Platosu’nun her yerinde rastlayamayacağınız birçok bitki ıslak çayırı mesken edinmişti. Suyun kayadan alacağı var.

Burada ise her yer ıslak. Boz ardıçların yerini karaçamlar, kireç kayalarının yerini maden şirketlerinin iştahını kabartan kayalar aldı; kırmızı, yeşil… Adına altın denen ve bizden başka hiçbir canlının umurunda olmayan, belki kimi zaman kargaların gözlerini kamaştırıp söylenmelerine sebep olan ziynet eşyaları, kasa külçeleri yapılan. ….için oyum oyum.

Dökülün altınlarınızdan artık.
Soyunun altınlarınızdan artık.
Sevmeyin altınlarınızı artık.

Ben başka bir kaya buldum; Kayalıdağ’da. Ama onu sabah daha yüzüne güneş vurmadan görmek gerekecek. Işık hüzmeler halinde yeryüzüne taze taze düşüyorken. Öyle bir kaya ki bu, bilmeyip de kayada tanıştığım herşeyi tekrar tekrar görmek için karşı konulmaz sebepler yaratıyor. Lohusa otunun eksikliğini hissetmiyor değiliz, kırmızı toprağın da. Yine de tam takımız.

Kayanın ruhu, konum olmasına rağmen Truva kardelenini bulamamış olmamızı kovuyor. Ya ilk defa kardelen görecek gözlerim suretini tanıyamadı, ya çiçekleri geçmişti ya da konumun çevresini fırdolayı dönecek kadar dolaşmaya mecalimiz yetmedi. Tarif olsaydı; mesela köküne kocaman bir kaya düşmüş 17 başlı kızılcığın önünde denseydi, bulurduk belki.

Kızılcığın önünde Truva kardeleni yoktu ama ayı gülü vardı. Ayı gülü yetmez mi durdurmaya iştahınızı. Ayrıca kızılcığın önünde arkasında hiçbir şey olmasa ne olur? Kızılcık yetmez mi durdurmaya iştahınızı.

Kuşlar ve bizim dışımızda kimsenin toplamayacağı bir kızılcığımız, çiçeklerini bekleyeceğimiz bir ayı gülümüz oldu, şimdilik. Yoksa tam takımız.

Yukarıya kaydır