bir kuyudan baktım dünyaya

Sıcaklar başlayınca tıpkı bitkiler gibi su stresine giriyorum. Bu sıcakta güneşin altında duruyor, duruyor, duruyor olmayı hayal etmek çok fena. Etlerim bir yanardağ patlamasını taklit edercesine şişip kabarıyor ve bayırdan aşağı kor olup akıyor. Çölde seraplar çok susuz kalınca mı görülür? Aslında bir bitkinin hiç su istememesi gerek. Bitkiler ihtiyaç duydukları suyu kendi güçleriyle edinebilecek bir şekilde evrimleşmişlerdir. Mesela Sedum türleri. Sukulent adıyla popülerleşen bu güzeller yapraklarında su depolayıp bunu muhafaza eden bitkilerdir. Gündüzleri gözeneklerini sımsıkı kapatırlar. Bir araştırma, Sedum album türünün 100 gün susuzluğa dayanabildiğini göstermiş. En kurak yaz dönemi süresince bile asayiş berkemal. Veya bize tropik iklimden kalan Defne yaprağında bulunan bazı bileşiklerin kendi kütlelerinin 21 katı oranında havadan su emme yeteneğinde olmaları, badem ağacının aşırı sıcaklardan kendini koruyabilmek için yaprak dökmesi, Katır tırnağı’nın yaprak görevini üstlenen dalları gibi. Beklenti sınırı aşmadığı sürece her türlü adaptasyon itinayla yapılır. Bu yetenekleri yüzünden Sedum türleri şehirlerde yeşil çatılar oluşturabilmek için en ideal bitkilerden biri olarak kabul ediliyor. Derin toprağa ihtiyaç duymadığı için çatı ağırlığını da artırmıyor.

Burada tanıştığım Yalı koruğu ise (Sedum sediforme) kardeşi S. album gibi kuraklığa, dona dayanıklı, toprak derinliğinin çok az olduğu yerlere yerleşebilen nohut oda bakla sofa bir derviş. Kayaların bekçisi ve boyacısı. Bitkilerle özelleşmiş ilişkiler kuranlar sadece kelebekler değil elbette, Sedum ve genel olarak Damkorugiller’le beslenen bir de yaprak biti var; Aphis sedi. Bitki bitin hem ekmeği hem şarabı. Bilmediğim, gözümden kaçan bir dolu ilmeği ve kancası da vardır eminim.

Şehirdeyken ve saksıda sukulent türleri yetiştirirken bu bitkilerin doğal yayılışları olduğunu bir kayanın oyuğunda kendi kendilerine yaşadıklarını bilmiyordum bile. Şehir öyle bir duygu veriyordu ki bana herşey insan yapımıydı. Bir bitki bile. Ve her zaman daha iyisini yapabilirdik. Bitkinin geçmişi, nereden geldiği, kim olduğu soruları gündemime girmedi. Elbette benim eksikliğim. Ama bu eksikliği yaratan da en iyi kalabalıklarca icra edilebilen bir insani gerçeklikte yaşayabilme lüksü. Öyle ki bu gerçeklik göbek bağımızı görmemizi, bizi neyin ayakta tuttuğunu ve beslediğini, mutlu ve hayat dolu kıldığını görünmez kılıyor. Sanki hava, su, toprak olmasa da olurmuş gibi. Yanılsamaların en beteri, en çok can alanı.

Akdeniz’e taşınınca suyla bitki yetiştirmeye çalışmanın ne ağır bir sorumluluk olduğunu daha iyi anlıyor insan. Bir yaban bitkisini alıp daha fazla, daha iri, daha tatlı, daha çekirdeksiz, daha dikensiz meyve verebilsin diye sulanmaya, gübrelenmeye muhtaç hale getirmişiz. Şimdi su yetiştirmeye çalışıyoruz. Ve ısı arttıkça bitkiler daha çok susuyor. Bu yüzden kültür bitkilerinin kuraklık toleransını artırmak için çalışmalar yapılıyor. Bütün bunlar Yalı koruğu kadar sıcaktan da başıma üşüştü. Ve bir seçimin arifesindeyiz. Buraya yerleştikten 5 sene sonra bahçedeki kuyuyu yapabilmek için bir bütçe ayırabiliyoruz. Seçenekler şunlar;

  1. Kuyuyu tamir etme ve yağmur suyu biriktirme
  2. Kuyuyu tamir etmeden içine bir branda atıp sulama birliğinden hisse alma

Elbette yağmur suyu biriktirmek istiyoruz. Ama çok sıcak, susuzluktan ölmek üzereyim. Ve yağmurlarım azalıyor. İkinci seçenek ise bir kuruma bağlı, dolayısıyla çeşitli sözleşmelere ve devlete. O devlet ki 5 senedir her yaz bizi içme suyundan mahrum bırakabiliyor. Örneğin yaşadığımız yerde MHP’ye göre 12, CHP’ye göre 10 hane olmadığı için su hattını döşemeyi kârlı görmüyor ve üstlenmiyorlar. Sosyal demokrasi farkı 2 haneden ibaret. Su kesildiğinde dilekçeler ve ihbarlar verilir ve karşılığında kayıtsızlık alınırken şu gerçekle karşılaşıp duruyoruz; zihinleri kârla çalışıyor.

Daha da önemlisi bir gözün, bir kaynağın suyu, 40 km öteden borularla gelip bir takım hisse sahiplerine paylaştırılıyor. Yazın, haftada 50 ton. Nereden bakarsan 50 tonluk parası ödenmiş bir hırsızlık. “Sen almasan başkası alacak” deniyor. Dünyaya bel bağlamamayı düşünebilmek bile canımı acıtırken ne diye aklım kayıyor bu garabete? Çünkü zamanımız/hayatımız çalındı. Bu dağın zamanını/hayatını kim hangi çalışmayla geri verecek?

Yönetmeyi yavaş yavaş yere bırakmadıkça işimiz Brazil’deki tamirci Harry’nin işi kadar zor. ** Buraya düşebilen yağmurla yetinemeyen bitkileri sonsuza kadar koruyamayız. Dileğim onları kendi başlarına ayakta durmalarına yetecek kadar büyütebilmek. Dileğin muhattabının bu çark olması ise canımı sıkıyor.

**Terry Gilliam’ın hem yazar kadrosunda yer aldığı hem de yönettiği “Brazil” filminin kahramanlarından biri.

%d blogcu bunu beğendi: