bir kuyudan baktım dünyaya

Sıcaklar başlayınca tıpkı bitkiler gibi su stresine giriyorum. Bu sıcakta güneşin altında duruyor, duruyor, duruyor olmayı hayal etmek çok fena. Etlerim bir yanardağ patlamasını taklit edercesine şişip kabarıyor ve bayırdan aşağı kor olup akıyor. Aslında bir bitkinin hiç su istememesi gerek. Bitkiler ihtiyaç duydukları suyu kendi güçleriyle edinebilecek şekilde evrimleşmişlerdir. Mesela Sedum türleri. Sukulent adıyla popülerleşen bu bitkiler yapraklarında su depolayıp bunu muhafaza edebilirler. Gündüzleri gözeneklerini sımsıkı kapatarak su kaybını önlerler.

Bir araştırma, Sedum album türünün 100 gün susuzluğa dayanabildiğini göstermiş. En kurak yaz dönemi süresince bile asayiş berkemal. Badem ağacının aşırı sıcaklardan kendini koruyabilmek için yaprak dökmesi, katır tırnağının yaprak görevini üstlenen dalları gibi. Beklenti sınırı aşmadığı sürece her türlü adaptasyon itinayla yapılır. Bu yetenekleri yüzünden Sedum türleri şehirlerde yeşil çatılar oluşturabilmek için en ideal bitkilerden biri olarak kabul ediliyor. Derin toprağa ihtiyaç duymadığı için çatı ağırlığını da artırmıyor.

Burada tanıştığım yalı koruğu ise (Sedum sediforme) kardeşi S. album gibi kuraklığa, dona dayanıklı, toprak derinliğinin çok az olduğu yerlere yerleşebilen nohut oda bakla sofa bir derviş. Kayaların bekçisi ve boyacısı. Bitkilerle özelleşmiş ilişkiler kuranlar sadece kelebekler değil elbette, Sedum ve genel olarak damkorugillerle beslenen bir de yaprak biti var; Aphis sedi. Bitki bitin hem ekmeği hem şarabı.

Saksıda sukulent türleri yetiştirirken bu bitkilerin doğal yayılışları olduğunu, bir kayanın oyuğunda kendi kendilerine yaşadıklarını bilmiyordum. Sanki her şeyi biz yapmıştık. Bir bitkiyi bile. Ve her zaman daha iyisini yapabilirdik. Bitkinin geçmişi, nereden geldiği, kim olduğu soruları gündemime girmedi. Bu anlayış eksikliğini yaratan da en iyi kalabalıklarca icra edilebilen bir insani gerçeklikte yaşayabilme lüksü. Her şey bir fanusta olup bitebilir.

Akdeniz’e taşınınca suyla bitki yetiştirmeye çalışmanın ne ağır bir sorumluluk olduğunu daha iyi anlıyor insan. Bir yaban bitkisini alıp daha fazla, daha iri, daha tatlı, daha çekirdeksiz, daha dikensiz meyve verebilsin diye sulanmaya, gübrelenmeye muhtaç hâle getirmişiz. Şimdi su yetiştirmeye çalışıyoruz. Ve ısı arttıkça bitkiler daha çok susuyor. Bu yüzden kültür bitkilerinin kuraklık toleransını artırmak için çalışmalar yapılıyor.

Bütün bunlar yalı koruğu kadar sıcaktan da başıma üşüştü. Bir seçimin arifesindeyiz. Buraya yerleştikten 5 sene sonra bahçedeki kuyuyu yapabilmek için bir bütçe ayırabiliyoruz. Seçenekler şunlar;

  1. Kuyuyu tamir etme ve yağmur suyu biriktirme
  2. Kuyuyu tamir etmeden içine bir branda atıp sulama birliğinden hisse alma

Elbette yağmur suyu biriktirmek istiyoruz. Ama yağmurlar azalıyor. İkinci seçenek ise bir kuruma bağlı, dolayısıyla çeşitli sözleşmelere ve devlete. O devlet ki 5 senedir her yaz bizi içme suyundan mahrum bırakabiliyor. Örneğin yaşadığımız yerde MHP’ye göre 12, CHP’ye göre 10 hane olmadığı için su hattını döşemeyi kârlı görmüyor. Sosyal demokrasi farkı 2 haneden ibaret. Su kesildiğinde dilekçeler ve ihbarlar verilir ve karşılığında kayıtsızlık alınırken şu gerçekle karşılaşıp duruyoruz; zihinleri kârla çalışıyor.

Daha da önemlisi bir gözün, bir kaynağın suyu, 40 km öteden borularla gelip bir takım hisse sahiplerine paylaştırılıyor. Yazın, haftada 50 ton. Nereden bakarsan 50 tonluk parası ödenmiş bir hırsızlık. “Sen almasan başkası alacak” deniyor. Dünyaya bel bağlamamayı düşünebilmek bile canımı acıtırken ne diye aklım kayıyor bu garabete? Çünkü zamanımız/hayatımız çalındı. Bu dağın zamanını/hayatını kim hangi çalışmayla geri verecek?

Yönetmeyi yavaş yavaş yere bırakmadıkça işimiz “Brazil”deki tamirci Harry’nin işi kadar zor. (1) Buraya düşebilen yağmurla yetinemeyen bitkileri sonsuza kadar koruyamayız. Dileğim onları kendi başlarına ayakta durmalarına yetecek kadar büyütebilmek. Dileğin muhattabının bu çark olması ise canımı sıkıyor.

*

Bir kere tam bir kuyu değil. Aslında buralıların deyişiyle saya (2) açılmış bir sarnıç. Bu yörenin sarnıçları yere çok büyük çukurlar açılıp üzerinin yine taş bloklarla kapatılması, yer yüzeyinin hemen üstünde de, suyun, cazibesiyle akıp sarnıçta birikmesini sağlayan deliklerden müteşekkil. Koca bir kireç kayasına sarnıç yapmak zor bir iş gibi görünebilir ama gün yüzü görmemiş kireç kayalarını işlemenin ne kadar kolay olduğunu görünce yapılabilir geliyor. Elbette elbirliğiyle yapıldığını da unutmadan. Belki Olba’nın köleleri, belki bir ailenin 10 çocuğu, belki köyün insanları yaptı.

Sarnıç 30, bilemedin 60 yıl önce yıkılmış. Hazine için yıkılmış olma ihtimali yüksek olmakla birlikte bilinmez. Gerçek nedeninin ne olduğunu köylü bilir ama bir yabancıya söylemez. Çok kişinin yaptığını bir kişi yıkmıştır. Suçlar çoktan eskimiş, zaman aşımına uğramış, ak saçlı dedelerdir baktığımız.

Bize önce nasıl bir sarnıçtan kuyuya belki de kuyumsuya dönüştüğünü öğretti kuyumuz. 7 metre derinliğinde 10 metre genişliğinde bir delik. Bölgenin tanınmış obrukları Cennet Cehennem’in veya Aşağı Dünya Obruğu’nun yanından geçemese bile benim için çok büyük. Onunla çözülemeyen ve bazen de çözülmemesi gereken bir paradoksla ilişki kurar gibi ilişki kuruyorum.

Tüm bunlarla birlikte veya belki her şeyden önce yağmur suyu biriktirebilme ihtimalimiz. Tadilat bekleyen duvarlarıyla. Yaklaşık 200 ton su alabilecek bir kuyuyu sırtlanmak kolay değil. Çok şey düşündük, çok. O kadar çok ki abov. Ustalı, çıraklı, akıl verenli, akıl soranlı bir kuyuya düşüp durduk. Her seferinde Ay’ın yansımasını Ay sandığımız sonucuna vardık durduk. Öyle ki bir öneriyi daha kaldırabileceğimden emin değilim. Bir de tutulmamış sözler var; “Ya burayı hallederiz, 3-5 kişi gelip.” Böyle bir şey beklemesem de beklemenin hiç garip kaçmayacağı bir zamana doğmuş olmak isterdim.

Peki parasıylan da mı değil? Değil. Paradoks tam da burada belki de; her şey parasıyla olduğunda paranın satın alabileceği hiçbir şey kalmıyor. Yavaş yavaş, hissettirmeden. Ta ki o istiflenen paranın “iyi” bir şey satın almaya yetmeyeceğinin görüldüğü yere kadar. Orada ne oluyor? Tam da oradayız, dikkatle bakıyorum.

Al takke ver külah derken bir noktaya geldik. Burası A noktası daha B’ye gidilecek. Doğrusu sürekli A ile B noktası arasında gidip geliyoruz. Çünkü öncelikle ustalar yok. “Kuyu ustası”. Gerçi kuyu ustası duvar da örüyor ama duvar ören kuyu öremeyebiliyor. Bu yüzden kuyu ustası. Alayı yaşlanmış, taş işi; artık ve hâliyle zor geliyor. Orta yaş ve gençlerde ise sondaj kuyusu yaptırmak veya plastik su deposu almak varken bu kuyunun yaşamasına el verme gibi bir niyet hiç yok. Bırakın “el atın” demeyi daha bu anti-niyeti aşabilmiş değiliz. Bu iş sebebiyle yapılan her buluşma “siz deli misiniz veya anlaşılan harcayacak paranız çok fantezi yapıyorsunuz” imalı bakışlarla son buluyor. Deliyiz evet. Nasıl yeğ, anlatamam. Keşke anlatabilsem; bahçenin altından geçen suyun benim olmadığını veya ölünce arkamda 30 tonluk bir su deposu bırakmak istemediğimi. Bunları düşününce ve düşünebildiğini beyan edince de paralı sanılıyorsun. Fiyat artıyor. Benim aklıma bu düşünceleri kim koydu? Bir paradoks da burada; normalde düşünmeye ne zamanı ne hakkı olanların bir yerlerden, bir şekilde bir düşünce edinmiş olmasında. Neredeyse bir sapma gibi.

Zamanında sondaj üzerine de düşünmek durumunda kalmış hatta bir arazide bu şekilde su çıkarıp çıkaramayacağımıza baktırmıştık. Bir jeoloji mühendisi gelip elindeki aletle yeraltının katmanlarına, suyun nereye bulunabileceğine dair bilgi vermişti bize. Parayla. Hamdık, düşüncesizdik, daldık. Neyse ki böyle bir yükle yaşamamız gerekmeden uyandık. İnsanın iyice bakınca göremeyeceği bir şey de değil zira.

Su deposu desen, kocaman 200 kiloluk bir şey. Zaten taşınırken bir kamyon bir de vinç gerekiyor. Kuyunun içine düştüğümüzü hayal ettik ama hiç plastik bir deponun içine düştüğümüzü hayal etmedik.

Küçük imkânlarla hareket eden için düzenin vaaz ettiği, seni ittirdiği yer sondaj kuyusu, plastik depo veya hiç uğraşmayacaksın bu kuyuyla, çağıracaksın bir Beko geniş ama derin olmayan bir havuz açtırıp içine atacaksın brandayı. Sondaj kuyusu VİP. Plastik depo da öyle ama kuyu kadar değil. Brandalı havuz ise avam. Çünkü bir takım siyasi ilişkileri kullanarak Beko’yu, ihtiyaç varsa kumu para vermeden getirtebiliyorlar. Hâlbuki taş buranın bedava malzemesi. Taşlar kendi kendine üst üste dizilse sorun yok, işin içine insan girdi mi o parayla. Yardımla, takasla, destekle değil artık.

Neden bu kadar çok düşüyorum ki bu kuyuya? Bir pirüpak olanı yapma baskısı mı bu? Getirtsem Beko’yu, çeksem brandayı, hıııı? Herkes düşündüğü gibi yaşayabilir mi, isterse? Pirüpak olma yükü neden kaldıramayacak olanların sırtına yükleniyor en çok? Veya onlar mı bu yük altında daha çok eziliyor? Demiştim kuyu derin diye.

Sonunda dibine vardım. Kuyunun başında duran birileri hemen altındakine, o da altındakine bir taş veriyor. Bir taş ustası bize hem işi öğretiyor hem de birlikte örüyoruz duvarı. Birkaç kişi harç karıp aşağı gönderiyor. Böyle bir işbirliğinde harcın veya malzemenin ne olduğu artık hiç önemli değildir. Çünkü bir iki kişinin dünyayı incitmemeyi düşünmesiyle 5-10 kişinin düşünmesi arasında kocaman bir fark var. Elbette olabilecek en doğru malzeme seçilecektir.

Her yere kollarını uzatabilen, birleşip ayrılabilen bir beceri organizması kuyumuzda. Her daim hizmet vermek amacıyla birleşmiş değil, aynı kişilerden oluşmuş değil. Bileşenleri değişen ve yaptıkları işi öğreterek hareket eden bir organizma. Daha derine indikçe böyle kimi hazineler de bulunuyor kuyunun dibinde. Sarnıcı bozanların göremediği.

Sanırım bazı yolları açmak, bu yollarda bıkmadan yürümekle mümkün. Hem kendim hem de bu yola sapmayı düşünebilecek başkaları için.

(1) Terry Gilliam’ın yazar kadrosunda yer aldığı ve yönettiği “Brazil” filminin kahramanlarından biri.

(2) Say:çok büyük kireç kayalarına verilen yerel isim.

Not: Bu yazı yaklaşık 1 haftadır bulunduğumuz dağı inleten bir sondaj kuyusu açma girişiminin sesi eşliğinde yazıldı.

Yukarıya kaydır
%d blogcu bunu beğendi: