balıklar taptaze, marullar yemyeşil

4 gün boyunca yeraltı su kaynaklarıyla ilgili bir araştırma için yerleşkesi Erdemli’de bulunan Odtü Deniz Bilimleri Enstitüsü’nden 4 kişilik bir ekibe eşlik ettik. Bölgedeki nehir ve çayların denizle buluştuğu kutsal addedilmesi gereken yerlerden ve su kuyularından örnekler alındı. Anamur çayı, Silifke – Göksu nehri, Tarsus – Berdan nehri, Mersin – Deliçay, Adana – Seyhan ve Ceyhan nehirleri ve Antakya – Asi nehri’nden. Bütün mümkünlerin bir kıyısı olduğu gibi bokun da bir kıyısı var. Milyonlarca insanın pisliği en yakın nehire, çaya boşaltılıyor.

Yerleşim yeri ne kadar büyükse, kirlilik oranı o kadar fazla ve istisnasız tüm nehirler az veya çok akan çöp. Ancak en kötüsü Seyhan nehri’ydi. Su alabileceğimiz uygun bir yer ararken, Adana’nın atık su kanalıyla karşılaştık. Medeniyetin arıtılmamış kokusunu aldınız mı hiç?  Kanala yaklaştığımızı gören bir adam, ne aradığımızı sormak için yanımıza yanaştı. Anlatınca da iki kolunu açarak “Ooo, Adana’nın suyuna hoş geldiniz” dedi. “Adana’nın suyu bu, daha doğrusu Adana’nın pisliği, boku buradaaaan denize kadar akar.” Hemen kanalın başında bir balık lokantası işletiyor. Anlaşılan o ki ovadaki yoğun sezonlarda tarım işçilerine çalışan bir lokanta bu. Hem nehrin hem atık kanalının denize döküldüğü yerde yaşayan, çalışan her bir insanın burnunda patlıyor medeniyetin kokusu. Artık burunları kokuya alışmış olmalı. Kanalın da nehirin de denize döküldüğü yere kurulmuş köyün adı ise; Baharlı. Şimdi marul ve kabak seralarıyla dolu. Adana pazarlarını dolduran sebzelerin, meyvelerin kaynağındayız.

Kanalın istemesem de beynime işleyen kokusu, nehirin ağır, ölü kokusuna karışıyor. Adamla birlikte yanımıza gelen iki köpeğin başını okşuyorum. Kanala yaklaşıp su içiyorlar. Kardeşlermiş. Doğduklarından beri aynı tabaktan yemek yiyen, aynı suyu içen iki kardeş. Bedenleri bunca pisliği arıtmaya alışmış mıdır acaba? Bir yandan da bitki fotoğrafları çekmeye devam ediyorum. Kamış, Topuk, Çukurova’yı ova kılan Okaliptüs ağaçları. Bataklıkları kurutmak için getirilip dikilen okaliptüsler yerini sevip kocaman ormanlar oluşturmuş. Ağacın ismine dili dönmeyen yerel halk onu “garipdost” diye çağırıyor. Kamış çiçeklerine güneş vuruyor.

Bazen bahçemizi ziyarete gelen kimi misafirler lağım çukurunun bahçede olmasını sağlık tebliğlerine uygun bulmayıp burun kıvırıyor. Parazitlenirmişiz, alimallah. Çukurova’ya can veren suların neleri sürükleyip kıvırcık marula boca ettiğini biliyorlar mı acaba? Ceyhan’ın kıyısında hayvancılık yapan bir adam geçen sene nehrin suyundan içen 15 koyun-kuzusunu kaybettiğini söylüyor. Gelip ölçüm yapıp duruyorlar diyor, medet umuyor. Bunları konuştuğumuz sırada gözüm kıyıya vurmuş bir kuşa takılıyor. Ceyhan’ın denize döküldüğü Akyatan lagünü aynı zamanda tabiat koruma alanı. Kuşlar ve balıklar için eşşiz bir yuva. Bir zamanlar insanlar için de öyleymiş. Bu nehirden su içerdik diyor adam. Kuşu öldüren ne olabilir? İlk önce aklıma avcılık geliyor. Sonra da nehrin zehir zıkkım suyu. Kuşa eceliyle ölmeyi yakıştıramıyorum. Ecelini görebilecek kadar şanslı değil artık hiçbir canlı.

Bir koyun nehir kenarından su içmek için çamurlu bir yamacı katediyor. Kuzusu tırsak adımlarla arkasında. Deniyor inmeyi ama, yok beceremiyor. Hayvanlara da okuma yazmayı öğretmemiz gerekiyordu. “Bu nehire yaklaşmak tehlikeli ve yasaktır.” Nehirin kıyısına kadar gelip halini görenler için uyarı tabelası şart. Hatta bir olay mahali bandı da hiç fena olmaz. Bu nehir öldürülmüş çünkü.

Akşam Adana’da oturduğumuz sofrada, Ceyhan nehrinden, tam da ziyaret ettiğimiz noktadan tutulmuş ve taze olduğu övünçle söylenen balıklar getiriliyor önümüze. Ahir ömründe duru bir suda yüzememiş, bulanık suda çırpınıp durmuş balıklar. Balık yemiyorum, balıkların kederini, kendi kederimi gıcırdatıyorum ağzımda.

Gençliğe mini hitabe: Bu geziyi 20’li yaşlarını süren, 30’unu yeni devirmiş gençlerle yaptık. Gençken kendimi kusurlu hisseder, saklanacak delik arardım. Oysa o kadar güzelmişiz ki.


Suyun hakkı – 16 Aralık 2021

Yaşadığımız yerde bulunan nehirlerin, çayların, göllerin izine düşsek. Bir araya gelip suyun hakkını sorsak olmaz mı? Bunu ister ağlayarak yapalım, ister öfkeyle. Ama yüzleşmek gerek. Tek sorun bok değil. Her türlü ev atığı, çöp, moloz, fabrika atıkları, tarım zehirlerinin bir karışımıydı aldığım ölü kokusu. Ve en az 50 yıllık bir kokuydu, birikmiş kötülüktü. Su kenarlarının çöplük olarak kullanıldığı da bir sır değil. Bu yeri geldiğinde kurumlar eliyle de yapılıyor. Yani çöpümüzü ister ayrıştırarak ister olduğu gibi çöpe atalım, çözüm değil. O çöpler birçok yerde alınıp dere kıyılarına, ormanlara dökülüyor. Olan bizim dışımızda değil, sadece köpeğin, kuşun, balığın maruz kaldığı bir kötülük değil olan. Nehirlerde ne akıyorsa damarlarımızda da o akıyor. 2017 yılında dünyada ilk kez Yeni Zelanda’da bir nehir (Whanganui) yaşayan varlık olarak tanındı, nehre hukuki statü verildi. Nehri kutsal kabul eden yerli halk Maoriler bu statünün tanınması için 160 yıl mücadele etmiş. Bunu bütün nehirler, su rezervleri hakkediyor.

Örnek alınan yerlerden biri de Gilindire Mağarası’ydı(Aynalıgöl). Mersin-Antalya yolu üzerindeki içinde yer yer 46 metre derinliğine ulaşan bir göl barındıran mağara antik dönemlerde bilinmesine ve tatlı su elde etmek için kullanıldığına dair kanıtlar barındırmasına rağmen iki kirpi avcısı tarafından ancak 1999 yılında bulunmuş. 555 metre uzunluğa sahip mağara damlataşlardan oluşuyor ve büyük bir bölümü denizin altında kalıyor. Bu özelliğiyle yaşanmış son iklim değişikliğine ilişkin kayıtları bünyesinde barındıran Doğu Akdeniz’deki tek kayıt noktası olarak nitelendiriliyor.

Mağaranın denize bakan dik kayalar üzerinde bulunan girişine metal korkuluklu merdivenlerle ulaşılıyor. Fazla fotoğraf çekmemeye çalıştım çünkü yasak. Çalışmayı destekleyebilmek için görüntüler aldım sadece ama görmediyseniz internetten fotoğraflarına bakmanızı dilerim. Ekip gölün bulunduğu salondan su örnekleri alırken ben de uçurumda açan canlıları tanımaya çalıştım; Delice, Dağçayı, Nergis, Menengiç, Yılancık otu, Ada soğanı, Ak püren ve Comba’yla karşılaştık (Comba, orada yaşayan, her ziyaretçiyi nevale var mı diye yoklayan bir tombalak.)

En güzel pozu veren Yılancık otu’ydu. Tam da çiçekteydi. Ak püren yaz neşesini kaybetmiş olsa da güneş ışığını bölen ince dallarıyla parladı. Üstelik birkaç tohumunu hala rüzgara kaptırmamıştı, cebime attım. Nergislerin çoğu tohuma dönmüştü. Yine de çiçekli bir iki örneğe “merhaba, yuvanız ne yaman” diyebildim. Delice’nin, Menengiç’in burada tutunduğuna şaşmamalı. Bu rüzgarı göğüsleyebilecek kaç bitki vardır ki? Suyun damlaya damlaya taşa döndüğü Gilindire’de düşünceler bile dalgalanıyordu rüzgarın şiddetinden.

Yukarıya kaydır
%d blogcu bunu beğendi: