uzanıp meyveyi…

Bu sene kış erken gelecek demişlerdi değil mi? Artık tahminlere bel bağlayamasak da hava kış kokuyor.

Defne sabunu yapılmayı bekleyedursun zeytinler toplanmaya başlandı. Çağırana gidiyorum. Hem dağda hem ovada… Bundan önceki hayatımda işini seven bir maraba olduğumdan hiç şüphem yok. Bir arkadaşla telefonda konuşuyoruz. Meyve topladığımdan bahsedince, ” senin topladığın meyveleri parayla satın alabilmek için çalışıyoruz biz de” diyor.

Ovaya inince çedi/çeti otunun (Prosopis farcta) sonbahar güneşi altında parlayan meyvelerine gözüm takılıyor. Aynı coğrafyayı paylaşmamıza rağmen olgun meyvelerine ilk kez denk geliyorum. Bitkinin görünümü açısından eksik olan parçalar tamamlanıyor böylece. Defne, sandal, zeytin gibi göz dolduruyor o da. Hiçbir bitki meyveden yana eksik değil. Akdeniz’in doğusunda, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da yetişiyor. Kürtçe: Berık, Heshesunk, Xernık, Arapça: Xernup, Xırnuf, Mardin/Mazıdağı’nda penirok deniliyormuş.*

Silifke’de kendi haline bırakılmış daha doğrusu apartmanını bekleyen hemen her alan çedi otuna emanet. Üzerine yığılan çöpleri aşıyor, dikenlerine takılan naylon poşetleri umursamıyor. Bir ottan çok taşkına benziyor bu haliyle. Tüm gücüyle boşlukları dolduruyor.

Bir kere bahçeye yerleşti mi onu kovmak imkansız. Köklerinin küçücük bir parçası kalsın yeter. Hatta çapalamak kök sistemindeki parçalanmayı arttırdığı için yayılma şansını da artırıyor. Yaşamaya bu denli hevesli olması ondan korkulmasına yetmiş. İstenmeyen ot muamelesi gördüğü için tarımsal mücadelenin öcülerinden biri. Irak’ta ise işler tersine yürümüş; çedi otu, arpa verimine etki eden ürün yetiştirme sisteminin ayrılmaz bir parçası olarak görülüyormuş. Tuzlanmayı önleme, derin kökleriyle toprağın gözenekli yapısını koruma gibi özellikleri sayesinde…** Tıbbi bitki olarak kullanılmasının yanı sıra ve bir baklagil olarak uygun ortamda toprağa azot bağlayabiliyor. Geleneksel olarak şeker hastalığında ve hastalığa bağlı yaraların iyileştirilmesinde kullanılıyor. Arılar ve otlayan hayvanlar için de besin bitkisi.

Uzanıp meyveyi koparıyorum. Uzanıp meyveyi… Tekrar edip duruyorum bunu. O kadar eski bir iş ki. Bence elimiz de, ayağımız da, gözümüz de, burnumuz da bu işe göre yapılmış. Tam o anda, meyveyi dalların, yaprakların arasında bulmak ve koparmak anında bir şey var. Yesem de yemesem de. Deneyen bal gibi biliyor, huy ediniyordur.

Sosyal medyadan yazdığı yorumu bloga aktarmama izin verdiği için Fecra’ya çok teşekkür ederim; “Canım Xirnîf 🙂 Cizre ‘de mezarlıktan topladığımız, en büyük çocukluk aktivitelerimizin bir parçasıydı. Tazeyken toplar, tırtıklı bir çimento yüzeyine bol su eşliğinde sürte sürte kabuklarından arındırıp yerdik. Kurusunun tadı hoşumuza gitmediğinden tazesi kadar ilgimizi çekmedi ama anneannemin zoruyla gider toplardık. Hatırladığım kadarıyla ishale birebirmiş, anneannem stoklardı. Çekirdeklerinin çıkardığı ses de ayrı güzel. Kuru xirnîfler ipe dizilip bebek beşiklerine takılırdı. Güzel günlerdi.”

* https://bit.ly/3fOlNMd
** https://bit.ly/3huI3Lv

Yukarıya kaydır