kendine ait bir bahçe

Virginia Woolf ve ondan seneler sonra “Balıkçı Kadının Kızı” makalesiyle Ursula K. Le Guin kendine ait bir odayı, yazmak isteyen kadınların bir ihtiyacı olarak kurguladı. Ancak Le Guin’in tuttuğu yol Woolf’unkinden farklıydı. Çocuklu kadın sanatçıların da eşlik ettiği bu metinde içeriden çok dışarısı vardı. Metne misafir olan kadınlara, çalışmak için özel bir oda yerine bir dış oda, evin yaşayanlarının da kullanabildiği, içinde istediği gibi seğirtebildikleri bir oda daha uygun görünmüştü mesela; bazen zorunluluktan ama her seferinde bu ortak mekân sayesinde diğerleriyle temas etmenin katkısının farkında olarak.

Yalnız ve çoğu zaman şeytanla bir mücadele veya anlaşma olarak tarif edilen kutsal sanatçı mekânlarıyla karşılaştırıldığında çok ikinci sınıf bir pozisyon gibi duruyor. Kadın çalışırken, düşüncelerini, başka düşünceler, fokurdamalar, telaşlar, bazen de tehlikeli bir sessizlik böler -çocuk bir kitabı parçalayıp yemektedir-.

İki oğlunu da paskalya tatili için dışarıya gönderip çalışmalarına dönen ressam Kâthe Kollvvitz, “Yine de bu tür bir çalışmada ‘inayetin’ eksik olduğunu düşünmeden edemedim. Başka duygular dikkatimi dağıtmadan, inek nasıl otlarsa ben de öyle çalıştım … Eller çalışıp duruyor, kafa tanrı bilir neler ürettiğini tahayyül ediyor, eskiden çalışmaya ayırdığım zaman feci sınırlıyken çok daha üretkendim, çünkü duyulara daha fazla açıktım,” der. Bu alıntı her okuduğumda beni mest ediyor. Burnumun dibinde hambeles dalları yakılıyor sanki. Çocuklar, sesler, koşuşturmalar tarafından “bölünmenin” ve “rahatsız edilmenin” bir tür inayet olarak tanımlanması, çok özel bir farkında olma hâli.

Kumsalda oturmuş zihninin gölünde balık avlayan balıkçı kadını ve arkada kumlarla oynayan kızını ziyarete gittiğimizde ise çalışmak için bir oda veya ortak alandaki mutfak masasının bile gerekli olmadığı sonucuna varırız. Balıkçı kadının oltasına vaktinden önce takılan hayal gücü tekrar derinlere inmeden önce küçük kızın yanına gider ve onun, “Söyle bana teyze. Bir yazarda olması gereken tek şey nedir?” sorusunu cevaplar;

“Bir yazarda olması gereken tek şey taşak değil. Ne de çocuktan arınmış bir mekân. Hatta ne de, doğrudan verilere dayanarak söylersem, kendine ait bir oda, gerçi karşı cinsin ya da en azından onun evdeki temsilcisinin iyi niyeti ve işbirliği gibi bu da müthiş bir kolaylık sağlar. Ama bunlar olmasa da olur. Yazarda olması gereken tek şey bir kalem, bir miktar da kâğıttır. Bu yeterli. Yeter ki, o kalemin ve kâğıt üzerine yazdıklarının tek sorumlusunun yalnızca ve yalnızca kendisi olduğunu bilsin. Bir başka deyişle, özgür olduğunu bilsin. Tam özgür olmadığını. Hiçbir zaman tam özgür olmadığını. Belki çok kısmen. Belki yalnızca bu tek edimde, bu kurtarılmış an, yazan bir kadın olarak zihnin gölünde avlanırken. Ama burada sorumlu, burada özerk, burada özgür.”

Kalem ve kağıtla veya ağzımda çiğnediğim bir iki bezelye filizi ve elimde bir tohum topuyla bu “olmasa da olur”u bir oda değil de bahçe olarak düşledim hep.

Hayal gücü ne kadar derinlere inerse insin, izlenimler, deneyimler ruhu nereden beslerse beslesin kafada başlayıp kafada biten bir üretimle, kafanın dahil olduğu ancak aynı zamanda o ânın içinde – geçmişte veya gelecekte değil- ve dürtülen, elleşilen bir ânın içinde üretme hâlini birlikte düşünün. Dışarıda yapılan işlere özenilirdi bir zamanlar. Bu özlemin içinde bahçe yoktu -şehirde yaşayıp bahçeyi düşlemek çok zor- ama onca çabaya rağmen hâlâ ortadan kaldırılamamış bir özlem gibi hayaleti oradaydı işte dışarının. Bir nenenin zorla bahçesinden koparıldığında ölmesinde, en çok mutfakta zaman geçiren ve mdf dolaplarından formaldehit soluyan kadınların cinnetinde, bir çocuğun fırsat bulduğunda zincirlerinden boşanır gibi koştuğu düzlüklerdeydi bahçe.

3 sene önce yaşadığım çiftlikten ayrılarak bahçeli bir eve taşınmak durumunda kalmıştım. Bahçesi az, evi çoktu. Bahçeyle bağımı koparmamak için çareler düşünüyordum. “Saksı hikâyeleri” adında bir site yaptım. Bir bahçeyi balkonda yeşertmekle ilgili deneyimlerimi paylaşacaktım. 1 sene boyunca kendi yazdıklarımı değil de çoğunlukla başkalarının bahçeye dair düşüncelerini paylaşabildim. Evin, inşaat artıklarının kirlettiği bir bahçesi vardı ama bir şey yetiştirmek genellikle hayal kırıklığıyla sonuçlanıyordu. Geriye sadece balkon kalmıştı. Çiftlik hayatından taşıdığım bitkileri saksılarda yaşatmaya çalışıyordum. Bir gün saksıların toprağını değiştirip ihtiyaç duyan bitkileri daha büyük saksılara almaya çalışırken bir sukulent köküyle karşılaştım. Tek bir kök uzayıp saksısını fırdönmüştü ve büyük ihtimalle saksıyı değiştirmeye kalkmasaydım kabında 4-5 tur daha atacaktı. Oda, o saksıydı işte. Köklerimizin içinde sevinçle yayılabileceği bir toprak bulup uzanamadığı, komşu bir köke dokunamadığı, kendisi gibi saksılanmış başka bitkilerle yan yana olmak dışında, kuşla, böcekle karşılaşamadığı, bütün hızıyla esen bir rüzgâra bağrını açamadığı, yağmuru göremediği bir oda. Bir tür zamansızlık, ansızlık hâli. Hayatın koşullarına tabi ama sunduklarından uzak. Aya bakmak değil de ayın sudaki yansımasına bakmak gibi bir şey. Bahçe andır. Yansımalara değil bahçeye bakarsınız.

Çocukluğumun ve ilk gençliğimin bahçeleri şurama kurulmuş. Köyde nenemin oturduğu evin bahçesine “avlu” denirdi. Domates, patlıcan, kabak, biber, bamya, libye, nane, maydanoz ekilirdi avludaki bir eşiğe. Toplanıp hemencecik yemek kurulabilsin diye. Annemin köye gideceğimizi haber verdiği zaman yüzümün nasıl bir hâl aldığını merak ediyorum. Şimdi gözümde canlandırdığımda veya başka bir çocuğun yüzünde benzer bir izi gördüğümde anlıyorum ki, düğmesine basılmış bir lamba gibi ışıyordum.

Bahçelievler adında, zenginlerin oturduğu bir mahalle vardı. Eline çapayı alıp çalışan birilerinin bahçeyle uğraşırken hiç görülmediği. Ama yine de yasemin, portakal, limon, yeni dünya, erik, biraz da çim açan bahçeler. Sonra apartman bahçeleri vardı. Fotoğraf çekilirken babamın bizi önüne yerleştirdiği ağaçların, çalıların, evdeki ıvır zıvırı, özellikle terlikleri aşağı sallayarak gitmekten keyif aldığım bahçeler. Genelde bahçenin insanları karşılayan bölümleri temizlenir, ot, ağaç, çalı ekilir, süprülür, bakımı yapılır ama arka bahçelere kimse bakmazdı. Evin veya apartmanın bir nevi bodrumuydu arka bahçeler. Bazen burada çürümeye çalışan bir koltuk görmek mümkün olurdu. Veya apartman inşaatından arta kalan çöpler, karıncaların yuva olarak kullandığı kum yığınları. Hep

arka bahçeleri sevdim, arka bahçeler ilgimi çekti. O kendi hâline bırakılmışlıkta biten bir sürü ota, çalıya eşlik eden küf kokusu ve serinlik.

Yıllar sonra Ken Loach’un Meleklerin Payı filminde bütün otlar, çalılarla birlikte küf kokusu ve serinliğin nereme dokunduğuna dair bir açıklama bulabildim. “Duygu, eski zamanlarda karanlık çalıların altında ortaya çıkar, küf kokusu eskiden etrafımızda dolanan bu hafif esintinin karanlık aromasıdır,” deniyordu filmde. Işık huzmelerinin süzülerek girdiği bir ormanı düşünmek bile duygularımın karıncalanması için yeterli oluyor.

Victor Hern Zeytin, Üzüm, İncir1 adlı kitabında Homeros’un bu ormanları tarifini aktarır; “Asla şiddetli rüzgârların ıslak nefesini içine çekmezdi bu orman, ne de Helios’un ışığı, alev alev ışınlarını saplayabilirdi ona, hiçbir yağmur fırtınası iliklerine kadar ıslatamazdı onu. İşte öylesine sık örgülüydü ağaçları, yere dökülmüş yapraklardan binlerce vardı.” Ama öyle bir anlatır ki; bu ormanlardan kurtuluşumuzu ve uygarlık yolunda ilerleyişimizi kutsayarak. Bu kutsama aklıma Furuğ Ferruhzad’ın şu dizelerini çağırıyor;

erkek kardeşim felsefeye bağımlı
bahçenin iyileşmesini, yok edilmesinde görüyor

Bir gün 4 çocuk kafa kafaya vermiş büyüklerin anlayamayacağı bir dil bulmaya çalışıyoruz. Zorladık, ıkındık ve bulduk dilimizi. Koşarak anneme haber vermeye gittim, yeni dilimle konuşarak. Beni anlayıp anlamayacağını test edeceğim güya. Annem de bana aynı şekilde karşılık verince donakaldım tabii. Kuş diliymiş bu. Bizim bozguna uğramış suratlarımız karşısında epeyi bir gülüştüklerini hatırlıyorum. Konuşan kaldı mı bilmem ama geçenlerde annem birden bana ve ablama kuş diliyle bir şey anlatmaya çalıştı. Çocukluğum. Kuş. Bahçe. Bahçeler kuş diliyle konuşur.

Bafahçefenifi buful, ofanafa befekçifi ofol.

1 Dost Kitapevi Yayınları, 1998.

Bu bahçe için bir tohum
Myrtus communis (Mersin, Murt, Hambeles)
Mersin’le ilgili anlatılan rivayetlerin hepsi nenelerle ilgili. Buraya birini aktaracağım; Tanrı Zeus’la insan Semele’nin aşkını. Zeus’la Semele’nin aşkını kıskanan Hera, Semele’nin aklını çeler. Ve ona Zeus’tan tüm tanrısallığıyla kendisine görünmesini istemesini öğütler. Bir gün Semele o kadar ısrar eder ki Zeus onu kıramayıp tanrısal gücüyle Semele’nin karşısına çıkar. Semele sevgilisinin yıldırımlarına kapılarak oracıkta ölür. Hamiledir. Zeus Semele’nin karnındaki bebeği alarak baldırına diker ve zamanı gelince oradan Dionysos doğar. Dionysos büyüyünce ölüler ülkesi tanrısı Hades’ten annesini geri ister. Hades, çok sevdiği bir şeyi kendisine bırakması koşuluyla Dionysos’un bu isteğini kabul eder. Bunun üzerine Dionysos en sevdiğini bitki olan Mersin’i Hades’e bırakarak annesini yeryüzüne çıkarır. Bundan sonra gökyüzüne çağrılan Semele burada Thyone adını alır.

Ölüler ülkesi değil yeraltı bahçesi. İlk tanrıların gömdüğü dünya. Semele’dir Mersin. Gücün yaşamaktan men ettiği. Yeniden doğmaya cüret edince adı değiştirilen. Kökleri yer altında bir bahçedir, oradan kokular taşır.

Mersin bahçenizde yaprağı, dalı, meyvesiyle görünür. Meyvesini yersiniz, bazen karanlıklı mavi olur bazen beyaz. Kurutur da yersiniz, reçel yaparsınız. Yaprağının çayını içersiniz, baharat olarak veya kışlık yiyecekler böceklenmesin diye kullanırsınız. Dallarını tütsü niyetine yakarsınız. Bir koku. Bir koku. Kokulandırır. Yapraklı dallarıyla başınıza bir şapka. Kenarına mevsim kardeşi kasımpatı iliştirip.

Akdeniz ikliminin egemen olduğu yerlerde yetişir. Çok yükseği sevmez denir ama burada 900 metrede, bir kayanın oyuğuna yerleşir yine biter. Kuş bitirir. Sizin bahçede bitmiyorsa bile bitirirsiniz, kuşların diliyle.

Beyaz meyveleri yumuşayıp üzerinde kahverengi lekeler görünmeye başladığında olmuş demektir. Karanlıklı maviler için de beyaz meyveler için de toplanma zamanı geç sonbahardır. Alıp elinizde ezerseniz Semele’ler görünür. Tohumları 2-3 gün suda bekleterek veya tazecik ise hemen ekebilirsiniz.

Yukarıya kaydır
%d blogcu bunu beğendi: