onarıcı bir faliyet olarak yaşamak*

24 Kasım 2019 tarihinde “Onarım” temalı 2. Paylaşmanın Sanaati ve Zanaati Festivali’nde yapılan “Doğayı onarmak-Doğada onarmak” panelinde sadık kalmaya çalıştığım metin. Diğer konuşmacılar; Güneşin Aydemir, Mustafa Bakır ve moderatör Semih Türer’e çok teşekkür ederim.

Panel kaydını şu adresten izleyebilirsiniz; https://www.facebook.com/kulturhanemersin/videos/500656323870791/

Merhaba. Tanımayanlar için kısaca kendimi tanıtmakla başlamak uygun olur sanırım; 2010 yılından beri kırsalda yaşıyorum. Önce Ege’de, şimdi de Akdeniz kırsalında; Silifke’nin 900 rakımda bulunan bir dağ köyünde. Yazı Yaban adında bitkiler/hayvanlar/ilişkiler/yabanda yaşam üzerine düşündüğüm, çiziktirdiğim bir blog tutuyorum. Ağırlık bitkilerden yana. Herhangi bir uzmanlığım olmadığı için sıradan bir insan bitkileri nasıl tanıyabilir, onlara hayatında nasıl ve neden yer açmalı hakkında bolca konuşuyorum. Uzmanlığım olmadığının altını çizmeliyim. Herhangi bir ehliyetimiz olmadan dünyayı tanıma/anlama uğraşına kapılıp gidemeyeceğimizi artık içselleştirildiğimiz, kabullendiğimiz düşünülürse bu koyu çizginin tüm ehliyetsizlere cesaret ve ilham verebilmesini diliyorum. İlk botanikçiler/bahçıvanlar sıradan insanlardı ve bitki bilgimizin çok büyük bir bölümünü onların bina ettiği bilgilere borçluyuz.

YazıYaban’da sadece üzerlerine düşünmek, hikayelerini bulmak ve paylaşmak veya hikayeleştirmek değil aynı zamanda yaban bitkilerinin tohumlarını toplamak, çeşitli etkinliklerde paylaşmak, yılda bir kere sonbaharda, tohum şenliği kapsamında dileyenlere tohum göndermek, hakkında konuştuğum bitkilerin tohumdan ve çelikten nasıl çoğaltılabileceği gibi pratiklerle ilgili de bir kütüphane oluşturmaya çalışıyorum.

Dolayısıyla Yazı Yaban sürecinin de bir nevi onarım olarak görülebileceğini düşündüm. Bu bir ilişki kurma çabası, bir umut atölyesi veya bir gıda topluluğu olabilir. Bir mekan inşaa etmek, düşler kurabileceğimiz, konuşabileceğimiz, paylaşabileceğimiz bir mekan. Bir mekandan ötekine yaptıklarımızı taşımaya, çoğaltmaya aralarında kesişim noktaları yaratmaya çalışıyoruz. Bu haliyle Yazı Yaban’da yapmaya çalıştıklarım, Kültürhane’nin varlığı, Çitta’yı oluşturan dinamikler hep aynı kaynaktan besleniyor gibi görünüyor; onarmak. Örneğin aramızda 2 saatlik bir mesafe bulunmasına ve benim için bu mesafe hemen aşılabilir olmamasına rağmen Kültürhane ve Çitta bana güç veriyor; ki bu da onarma çabasının başladığı noktadan çok daha uzaklara erişebilen bir gücü olduğunu gösteriyor.

Bitkiler nasıl bir onarım sürecinin öznesi olabilir?

Şehirde yaşarken hangi otobüsü nerede bekleyeceğimizi hergün önünden geçtiğimiz bitkilerden çok daha iyi biliyor olmak neden utanılacak bir şey olarak görülmez hiç bilemedim. Bana bu kadarcık olsun zaman tanımayan bir yaşama uğraşının içindeyken hep utandım. Kıra yolculuk biraz da bu zamanı yaratma isteğinden beslendi. Yalın hakikat olarak gördüğüm ve faydaları yoksa, insan yapımı bir dünyanın dışında bırakılan, bitkilerle, hayvanlarla, taşlarla, kısacası tüm varlıklarla ilgilenmek, ilişki kurmak, ilişkilerimi onarmak için zaman.

Onarmanın veya onarmak için yollar aramanın insanın yalın hakikat arayışıyla ilgili olduğunu düşünüyorum. Hakikat arayışı da ister istemez “başka türlü bir şey” arayışıdır. Bitkiler o “bir şey” arayışında benim rehberlerim oldular. Çünkü bir bitkiye her baktığımda onun bir topluluğun parçası olduğunu, milyonlarca yıldır burada yaşadığını, atmosferdeki oksijen seviyesini yükseltip bir kitlesel yokoluşu tetiklemeleri de dahil olmak üzere, dünyayla, yaşamakla, nasıl yaşanabileceği ile ilgili deneyimlerinin ucu bucağı olmadığını görüyorum. Nektarını hangi böceğin dereceğine karar vermekten kendisine zarar veren bir otçul saldırısı olduğunda başka canlıları çağırıp yardım istemeye ve bu yardım karşılığında onları ödüllendirmeye kadar ayrıntılandırılmış bir ortaklık, birlikte yaşama kültürü bu. Kültür çok insansı bir kelime gibi görülürse “sınanmış birliktelikler veya birlikte evrim” de diyebiliriz.

Her ne kadar neredeyse kendiliğinden başlamış bir süreci bugün bu kelimelerle anlatıyorsam da tüm bu ilişkiler, bağlantılar bitkilere bakmaya devam ettikçe gözümün önüne serildiler. Benim için bitkilerle ilgilenmenin bir haber veya sunum değeri yok. Bu daha çok yaşadığım mekanla ilgili bir pratik . Kıra taşınmanın ve taşındığınız yer görece yaban bir alansa etrafınızdaki canlı çeşitliliğine kapılıp gitmemenin zaten imkanı yok. Yine kırda ama ovada yaşarken bu çeşitliliğin farkında değildim. Etrafımda yetişen bitkiler genelde geniş ekim alanlarında varolabilen ve insanlar tarafından zararlı ot kategorisine sokulan daha dar bir çeşitlilik arzediyordu. Sürekli sürülen tarlalarda topluluklar oluşturmaya, yerleşmeye fırsat bulamadan bir nevi göçer toplumlar gibi yaşıyor, bir bitki türü ertesi sene yerini başka bir bitki türüne bırakıyordu. Şu haliyle aralarındaki iletişim ve birbirini destekleme mekanizmasının da zarar gördüğünü düşünebiliriz. Oysa dağ ve orman, özellikle yerleştiğim bölge hem endemik, hem nadir bitki türleri açısından zengin bir coğrafya olduğu gibi bitkiler arasındaki topluluk ilişkilerini gözlemleyebilmem için de bana imkan sunuyor. Bunun ne yazık ki tek ve içimi acıtan sebebi etrafımda tarım alanları ve yoğun insan faaliyeti olmaması.

Bu sebeple mekanı önemsiyorum. Şehiri ve kırı genişçe mekanlar olarak düşünüyorum. Dağı ve ovayı da öyle. Bu sonuncusu için tarım alanlarıyla, tarım alanı olmayan/olamayan alanlar da diyebiliriz. Mekan ilişki kurma biçimini, kiminle ilişki kurmamız gerektiğini veya kiminle ilişki kurmanın evla olduğunu bir takım şeyleri dışarıya süpürerek, içeri alarak, yaşatarak veya öldürerek belirleyen bir alan. Örneğin kentsel vejetasyondan bahsederken üzerinde konuşulan olgulardan biri de “sınır etkisi” Bir şekilde şehirde barınamamış bitkiler şehrin sınırlarında birikip bu alanları çiçek açısından zengin alanlar haline getirebiliyorlar. Tıpkı sınırlarda biriken, şehire girmek isteyen veya şehirden sürülen mülteciler/göçmenler gibi. Belki bu yüzden şehirde yaşarken bitkileri göremedim. Görmeyi düşünemedim. Belki bu yüzden , -insanın çizdiği sınırlar çok belirgin olduğu için- ovada da karşılaşamadık onlarla. Ovada yaşarken, yoğun tarım yapılan alanlarla çevriliyken yani, sadece yabani besin bitkileri üzerine düşünebilmiş olmam bir tesadüf, diğer yaban bitkilerine yönelik bir ilgi yoksunluğu değil. Bu ovada veya şehirde nevi şahsına münhasır insanlarla karşılaşmanın zor olması gibi bir şey. Çeşitlilik derken genelde altını çizdiğimiz şey, insan dışında canlılar olsa da, insanın da farklısının yaşamayacağı kurallara sahip mekanlar, insana ne ettiyse bitkiye de, hayvana da onu ediyor.

Yaklaşık 2-3 kilometre çevremizde hiçbir insani faaliyetin olmadığı veya ufuk çizgimizden uzak küçük alanlara sadece hayvan yemi olarak buğday/arpa/yulaf ekildiği, bu ekimin de 2 yılda bir ve bazen daha geç tekrarlandığı bir dağa taşınınca olanlar oldu. Yanlış anlamamak gerek burası el değmemiş bir alan değil, tam tersine Akdeniz, hep söylenegeldiği gibi ‘uygarlıkların beşiği’. Yaşar Kemal “Yanan ormanlarda 50 gün” adıyla kitaplaştırılan yazılarında; Süveyş Kanalı’nın kerestesinin bile Akdeniz ormanlarından sağlandığını söylüyor. Buraya sonradan yerleşen köylüler de ormandan tarla açmış, odun, odun kömürüyle geçimini sağlamış, keçilerini otlatmış bu dağlarda. El değmemişlik değil de daha çok nüfusun yer değiştirmesiyle bir terkedilmişlik durumu sözkonusu. Her halükarda sınırlarını insanın belirleyemediği bir alan haline gelmiş artık. Orman gücü yettiğince açılan tarlaları geri almış ancak giden de bir daha dönmemiş tabii; Kurtlar, geyikler, ayılar, bitki türleri vb.

Bu metni hazırlarken ilk ne gördüm de bitkilerin ateşine düştüm diye düşündüm; Sanırım Abdestbozan’dı (Sarcopoterium spinosum) Bu geçit vermez toprak bekçisinin çiçeklerini ilk defa görüyordum. Hemen ardından bir Mersin endemiği; Karga topalağı (Aristolochia krausei) ilişti gözüme. Tabii o zaman endemik olduğunu bilmiyordum, ne olduğunu bile bilmiyordum. Derken yine bir İçel endemiği olan Tarla sümbülü (Bellevia modesta) ile karşılaştım. Henüz çiçeklerini tam açmamıştı ama yaprakları böylesine dalgalı olan bir sümbül türünü ilk kez görüyordum. Eşyalarımızı yeni mekanımıza taşırken verilmiş bir molada görüverdiklerimdi bunlar. Böyle böyle buldum yerimi. Onu gör, bunu gör derken bitki bilgimin ne kadar az olduğunu, bitkilerle ilgili hikayelerin, kullanımların bir kuşaktan diğerine aktarılamadan unutulup gittiğini, binlerce bitkinin kimse onları göremeden yokolabileceğini, bir uzmanlık alanının inceleme nesneleri olarak çekmecelerden başka yer bulamadıklarını anladım. Böylece yaşadığım yeryüzü parçasındaki bitkileri gözlemlemeye, tanımaya, anlamaya karar verdim. Ve belki benim gibi botanik/tarım/orman disiplinleri dışından bakıp onların kim olduklarını merak eden başkaları da vardır diye düşündüm. Çoğu zaman eşelenerek bulabildiğim bilgi, hikaye parçalarını bir araya getirmeye çalışarak onları anlatmaya koyuldum.

Yaşadığım mekanla sadece bir anlatıcı olarak değil ekici olarak da ilişki kurmaya çalışıyorum. Anlattığım bitkileri bazen tohumdan ekerek, bazen tohum topu yaparak bazen de ‘deştiye’ adı verilen ayaklarınla eşinme sonra tohumu gömüverme yöntemiyle ekmek, ziyarete gelenlere fide vermek, tohum dağıtmak bu faaliyetlerden bir kaçı. Daha yolun başındayım ama şimdiden ot bitmez dedikleri bir arazi otlara boğulmaya, kelebek ve kuş çeşitlerini çekmeye başladı. Henüz kuş fotoğrafları çekemiyorum ama kelebekler de üzerlerine titrediğim başka bir canlı türü. Yumurtladığı bitki türlerine göbekten bağlı olan olan bu canlılar, bitkilerin bizim için gölgelenen, kaybolan önemini anlayabilmek için de nasıl takdir edeceğimi şaşırdığım bir yerde duruyorlar.

Neden yaban bitkileri?

Bir bitkinin yaban olanını gözlemlemek aynı zamanda tarihsel, kültürel bir yolculuğa çıkmak demek. Örneğin endemik bir bitki türü olan Şah mürdümük’ü gözlerken aslında baklagillerin tohumlarını nasıl saçtıklarına ve bu sürecin insanlar tarafından nasıl terbiye edildiğine de tanıklık etmiş oluyorum. Zamanı geldiğinde açılan tohum kesesinin iki parçası ters yönlere doğru ve birdenbire açılarak, içindeki tohumları gönderebileceği en uzak mesafeye doğru fırlatıyor. Büyük ihtimalle bir bezelye veya bakla tohum kesesinin bunu yapmamasının sebebi içlerinde en uslularının kültüre alınmış, yüzyıllarca ekilmiş ve sonunda bu yeteneklerini kaybetmiş olmasından kaynaklanıyor. Eğer olur da şah mürdümüğün tohum keselerini toplayıp bir odaya koyarsanız ertesi gün tüm tohumların odaya saçılmış olduğunu görebilirsiniz. Birçok yaban baklagil tohumu için aynı durum geçerli.

Eğer çok hızlı ve aniden gerçekleşmezse iklim değişikliğine ayak uydurabilme kapasitesi olan bitkiler öncelikle yaşadığımız bölgelerde doğal yayılışı olanlar. Her ne kadar farklı farklı sebeplerle gerçekleşmiş olsa da iklim değişiklikleriyle sınanmış, bölgenin kurak dönemlerine de uyum göstermiş ve bu dönemlerden canlı çıkabilmeyi becerebilmişler ki onlarla tanışma şansına erişebiliyoruz. Bir meyveyi, daha güçlü büyüsün diye yabana, çöğüre, yoza aşılamamız da yaban bitkilerinin ne kadar güçlü olduklarının bir göstergesi. Yaban bitkilerinin yaşama, hastalıklarla baş edebilme, adaptasyon kapasitesi, her insani elemede onu güçlü, belki daha lezzetli, özel kılan bir yönünü yitirmiş kültür bitkilerinden kat be kat daha fazla. İnsanların bitkiler üzerinde yaptıkları değişikler öncelikle verim, pazar değeri, raf ömrü ve kar amacıyla yapılmış, yapılıyor çünkü. Örneğin pazarda yekpare kırmızı domateslerin daha çok dikkat çekmesi, hemen, tepelerine yeşil rengi veren genlerinin elenmesine yol açmış. Çok sonra farkedilmiş ki domatese kokusunu, tadını veren şey de aynı genler. Bırakalım bunları bir kenara yaban bitkileri insan bakımına muhtaç değiller. “Tohumdan ekilen teynel su istemez” deniyor burada. Teynel, Defne ağacına verilen yerel bir isim. Tohumdan ve doğru yere ekilen hemen her yaban ağacı için geçerli bu kaide. Tabii bize de, onlara büyümeleri için zaman kazandırma sorumluluğu düşüyor.

Sağlığımız için gıda rejimimizde çeşitliliğe yer vermemiz gerektiği çok uzun bir süredir yazılıp çiziliyor. Peki elimizde geniş ekim sahalarına sahip epi topu 80 tür kültür bitkisi varken nasıl olacak bu? Yabanıl Afrikalıların 1000 tane yemişi toplama bilgisine sahip olduğunu bilmek bize ne düşündürmeli? Şimdiyse sorumuz o 1000 bitkinin hala varlıklarını sürdürüp sürdürmediği? Ancak yabanıl veya önce kurcalanmış sonra kendi haline terkedilmiş doğa bu çeşitliliği sunabilir. Şimdi dağda alıç, muşmula, sandal, geyik elması, ahlat toplama zamanı. Neden bu yemişleri bahçeye buyur etmeyelim? Eğer ekeceğiniz toprak tahrip edilmemişse dönüp bakmanıza bile gerek olmadan size, kuşlara, domuzlara, sincaplara yemiş, kelebek, arı ve türlü böceğe nektar olabilecek bir ağaç büyütmek fikri büyüleyici değil mi? Sonra yapraklarını dökecek ve yalın hakikati besleyecek bir ağaç.

Yaban bitkilerinin bir bölümünü de endemik ve nadir bitkiler oluşturuyor. Kimi daha geniş yayılış sahalarına sahipken kimi bir ilin, bir ilçenin hatta bir dağın eteklerine sığınmış olabiliyor. Elbette bir uzman onayı gerekiyor ama yaşadığım civarda şu ana kadar 22 endemik bitki varlığıyla karşılaştım. Bu çok sevindirici ve yüksek bir rakam. Ancak yollar, elektrik direkleri, tarla açma, tarım zehirleri gibi yöntemlerle yaşam alanları ellerinden alınıyorken hayvanlar kadar olsun veryansın edilmiyor onlar hakkında. Bu 22 endemik bitki arasında sadece İçel endemiği olarak bilinen bitkiler de var. Bu bitkiler başka bir yere göçemeyecek kadar yaşadıkları yerlerle özel ilişkiler kurmuş durumdalar. O yerin havasıyla, toprağıyla, suyuyla, kayasıyla.

Bütün bu süreç bana şu gerçeği açık bir biçimde gösterdi; tamamıyla insan yapımı bir dünyayla başbaşa kalmak istemiyorsak bitkileri öğrenmek, nerede olursak olalım, bu kelimeler olmadan konuşan varlıkları farketmenin, tanımanın yollarını bulmak zorundayız. Sadece bitkiler için değil kendimiz için de.

%d blogcu bunu beğendi: