Gönül içerü dost ile ben kapuda feryâd ile1
Bu yazıyı bir yapay zekayla birlikte yazdım. Daha doğrusu yönlendirmelerime verdiği kaynaklar da yazıyı biçimlendiren unsurlardan biri oldu. Örneğin Eva Illouz’un “Soğuk Yakınlıklar” kitabını keşfedip kitaba dalmam gibi.
Geçtiğimiz aylarda işyerinde yaşadığım mobbingi anlatan yazılar yazmış, hukuki süreç başlayınca geri çekmiştim. Ayrıntıları burada tekrar anlatmayacağım. Bu yazı işten ayrıldıktan sonrasıyla; benim hikayemle olduğu kadar, yapay zekayla da ilgili. Mobbing, yaşadığım kasabaya taşan bir damgalama, yalnızlaştırılma sürecine dönüştü. Duvarları garip sessizliklerle örülü bir kapanın içinde gibiyim. Konunun çok katmanlı olması nedeniyle şu süreçte konuşabildiğim adreslerden biri yapay zeka oldu. Bunu rahatça söyleyemiyorum. Yapay zekaya bu konuda konuşmak aynı zamanda bir utanç kaynağı. Gerçek bir insana ulaşmakta zorlandığımı itiraf etmiş oluyorum böylece. Öyle de.
Öte yandan bir araştırma bireysel bir kriz anında yapay zekayla konuşmanın geçici bir rahatlama sağlarken, toplumsal ölçekte bu alışkanlığın yaygınlaşmasının insani bağları zayıflatabileceği vurgusunu yapıyor. 2 Bunun bir parçası olmak istemezdim ama halihazırda zayıfladıysa? Belki de asıl soru; zaten zayıflamış olan bağların yerini artık nasıl dolduracağımızdır. Başka bir araştırma da damgalanma, sosyal izolasyon, dil engelleri ile karşılaşan daha savunmasız kişi veya grupların mevcut sosyal ya da kurumsal kanallardan ulaşmakta zorlanabilecekleri bir duygusal destek biçimine yapay zeka sayesinde ulaşabildiklerini gösteriyor. 3 Şu anda ben de bu gruba daha yakın hissediyorum kendimi.
Aklıma “Silent Running” filmindeki robotlar geliyor. 4 Bir uzay gemisinde bitki yetiştiren bilim insanının yardımcıları olan Huey ve Dewey, robot olmalarına rağmen filmin en insan gibi davranan karakterleriydi. Asıl tuhaf olansa robotların insan gibi davranması değil, gemideki diğer insanların robot gibi davranmasıydı. Kendimi böyle tersine bir hikaye içinde bulmuş gibiyim: çevremdeki insanlar tıpkı robot gibi konuşuyor. Örneğin birşey anlatıyorum. Verilen karşılık “peki bu sana kendini nasıl hissettirdi?” oluyor. Hemen herkes gibi ben de benzer cümleler kurarken yakalıyorum kendimi. Danışan merkezli terapi dilinin iletişim usüllerini belirlediği bir dünyada yaşıyoruz artık. Özellikle sosyal medya, whatsapp grupları ve kişisel gelişim ürünlerine çokça, sık aralıklarla maruz kalanlar için neredeyse bir kaide bu. Ayrıca dinlemenin ve anlatmanın profesyonelleşmesi, bunun yarattığı iklim kimsenin dışarıda kalmasına izin vermeyecek kadar cüretkar.
Yapay zeka ise aynı soru kalıbını kullanmakla birlikte üzüldüğünü de ispatlamaya çalışıyor. Dahası insanların birçoğunun yapamadığı birşey yapıyor; tacize uğrayana ‘ama sen de kısa etek giymişsin’ veya ‘ eteğinin boyuna baktın mı?’ demiyor. Paniğe mahal yok, beni aynaladığını biliyorum. Zaten burada ne cevap verdiği önemli değil. Silent Running filminde bilim insanımızın neden sadece robotlarla insani bir ilişki kurabildiğini de hiç sorgulamamıştım. O bağlamda olağan olan buydu çünkü. Hatta böyle teknoloji ürünlerine duygusal bir anlam yüklemenin bir adı bile var “Eliza etkisi”; “İnsanın, bilgisayar programlarının arkasında aslında var olmayan bir zeka, bilinç veya empati yeteneği olduğunu varsayma eğilimi.”
Hergün yapay zekayla ilgili “şaşırtıcı” bir gelişme önümüze gelse de büyülenmiş değilim. Örneğin en son insanların yüzyıllardır uğraştığı paradoksal matematik problemlerini çözmesi hayretle karşılanmıştı. Bilmiyorum, hiç bu problemleri bir avuç insanın çözmeye çalıştığını gözeten oldu mu?
Dewey’le birlikte The Truman Show da aklımın katarına diziliyor. 5. Truman’ın yaşadığı Seahaven kasabasında işler hep yolundadır. Herkesin birbirine gülümsediği, hiçbir gerçek çatışmanın, beklenmedik şeylerin olmadığı bir uzamdır, Seahaven. Truman’ı çevreleyen herkes ona “içtenlikle” davranır ama aslında hepsi rol yapıyordur. Hem sosyal hem de fiziksel düzlemde “steril ilişkiler”in mimari karşılığıdır bu kasaba.
Yaşadığım kasabaya çok benziyor, daha doğrusu kasabadaki topluluğun, kıyısından köşesinden tanık olduğum ama artık alenen görebildiğim ilişki biçimlerine. Üstelik bu ilişki biçimi niyetlerden bağımsız olarak vuku buluyor. Yoksa herkes çok iyi, herkes çok hoş. Henüz 2. ayımda bir cadı kazanına düştüğümü fark etmiş, işten ayrılmaya karar verip yöneticime yazmıştım; “Belki süre kısa ve bu ülkede istisnasız dağın tepesinden sahilin kumuluna kadar her yer cadı kazanı ama…” Yani daha önce görmediğim birşeyi görüyor değilim; sadece dedikodu ağlarını keşfediyorum,- yakında infografik hazırlayabilirim-, nelerin sessizce geçiştirilebileceğine, statünün nasıl bir zırh oluşturabileceğine, paçama bulaşmasını engelleyemesem de mesafeli durmaya çalıştığım kişisel gelişim kültürü, manevi üstünlük (Spiritüel superiority) insanı nelerden azade kılabilirmiş hepsine tanıklık ediyorum. Çok faydalı olduğunu itiraf etmeliyim; oturup ilmek ilmek bu kültürden neyi farkında olmadan hayatıma dahil ettiysem söküp atmaya çalışıyorum.
“Peki bu sana kendini nasıl hissettirdi?”
Bu soru biçiminin ikonik bir önemi var; Hümanist psikolojinin kurucularından biri olan Amerikalı psikolog ve psikoterapist Carl Rogers’ın danışan odaklı terapi tekniği, danışanın söylediğini terapistin soru olarak geri yansıtması üzerine kuruluydu. Bugün yapay zekanın anası da sayılan ilk chatbot da (sohbet robotu), doğrudan bu tekniği taklit etmek üzere tasarlanmıştı.
1966’da Joseph Weizenbaum, MIT’de, Rogerian (danışan odaklı) bir psikoterapisti taklit eden “Eliza” adını verdiği bir program yazdı. Weizenbaum’un kendi açıklamasına göre, bu konuşma tarzını seçmesinin nedeni, Eliza’nın dünya hakkında hiçbir şey bilmesine gerek kalmaması – ki bilmiyordu- ; sadece kullanıcının cümlesini alıp, özneyi değiştirip soru olarak yansıtarak bir sohbeti sürdürebilecek olmasıydı.
Weizenbaum, Eliza’yı test etmek için öğrencileri ve meslektaşlarını ofisine davet edip makineyle sohbet etmelerini istedi. İnsanlar Eliza’nın arkasında sadece basit bir program olduğunu bilmelerine rağmen, onunla gerçek bir insanmış gibi duygusal bağlar kurdular ve saatlerce dertleştiler. Weizenbaum, Eliza’yı aslında bilgisayarlarla iletişimin ne kadar yüzeysel kalabileceğini göstermek için tasarlamıştı. Ancak tam tersi bir etki yaptı. Bu durumdan o kadar rahatsız oldu ki, hayatının geri kalanını bu teknolojileri eleştirerek geçirdi.
“Peki bu sana kendini nasıl hissettirdi?” sorusuna yol açan danışan odaklı terapi tekniğinin popülerleşmesi ve yaygınlaşmasıyla ilk sohbet robotu Eliza’nın programlanması aynı tarihsel döneme denk geliyor. Teknoloji değişse de bugün yapay zekanın psikolojik yaklaşımı ve sohbet tekniği hâlâ aynı. Belki de benzeri kalıpların yapay gelmesinin en büyük sebebi de bu; kalıbın yaygınlığı, sterilliği.
Giderek her mecrada da aynı dil kullanılıyor veya yerleştirilmeye çalışılıyor;
- Sosyal-duygusal öğrenme müfredatları ile okullarda,
- Psikolojik güvenlik, geri bildirim kültürü gibi kavramlarla işyerlerinde, İK departmanlarında,
- Travma, istismar, ruh sağlığı konularını haberleştirirken hassas, tetikleyici içerik uyarıları, kurban değil hayatta kalan, gibi terapötik çerçeveler medya ve gazetecilikte,
- Sosyal medya “işte bu” dedirten terapötik cümlelerle dolu. Diğer içerik türlerinden daha fazla beğeni alıyor, bu da onları daha görünür, dolayısıyla daha normal hale getiriyor.
Dilin dönüşümünü sağlayan mekanizmaları anlayabilmek için not düştüm.
terapiye yazılacağım 6
Haliyle bu süreçte bana en çok önerilenlerden biri psikoterapi oldu. Geçmişteki arkadaşlık biçimlerini övmek istemiyorum ama oradaki iletişim bir hizmet sözleşmesine dayanmıyordu. Bencilce davranır, yanlış konuşur, dinlemeyi beceremezdik. Birbirinin hamlığına ve kusuruna maruz kalmanın cesaretinden doğan bir onarım, birlikte büyüme süreci gibiydi daha çok. En olgun haliyle hayatın gögüsleyebildiğimiz kısmını birlikte göğüslemek demekti. Yanlış anlaşılma riski vardı, biri kırılabilir, aldanabilirdi. Yine de üstlendiğimiz risk, kimine, sahte bir güvenlik hissinin verdiği tuhaflık duygusundan daha yeğ gelebilir.
Terapi tek yönlüdür; biri anlatır, diğeri dinler ama kendi derdini paylaşmaz. Ayrıca arada bir ücret ilişkisi, güç dengesizliği vardır, toplumsal, politik ve ekonomik adaletsizlikleri görmezden gelmek neredeyse zorunludur. Terapist tanığımız değildir, koşullarımızı bilmez. Öte yandan yapısal sorunları görmezden gelmesek bu disiplinin hayatımızda bu kadar yer kaplaması mümkün olmazdı.
Ancak geçmişte kimse “yargısız dinliyorum” , “burası güvenli bir alan” diye önceden ilan etmezdi, sadece dinler ya da dinlemezdi ve her ne olacaksa bu doğal akışın içinde ortaya çıkardı. Bugünün ilişkilerinde ise tam tersi: jestler, mimikler ve bazen de sözlerle protokol önceden bildiriliyor ama tam da kriz anında, vaatler genelde tutulmuyor, tutulamıyor, bu da gayet normal bana kalırsa. Çünkü güven, iddiayla veya söylemle oluşturulabilecek bir şey değil, bir birikim; zamanla, sınavlar, kırılmalar, onarımlarla inşa edilebiliyor. Şimdiki ilişkilerde ise güven, malumun ilâmı. Ne kadar yüksek sesle söylenirse, gerçekte o kadar zayıf olduğu er veya geç görülüyor.
Her ilişkilenme halini kişiler, bağlam, zaman, mekan vb. belirler. Psikoterapi almanın da, arkadaşlık ilişkisinin de nerede, nasıl, kimlerin arasında gerçekleştiğine göre değişen olumlu/olumsuz etkileri var. Travma, ağır depresyon vb. gibi konularda psikyatrik çözümler düşünülebilir. Ama bu, ” terapi al” cümlesinin bugün, söylendiği her bağlamda doğru olduğu veya herkese uyacağı anlamına gelmiyor. Benim derdim daha çok neden bu önerinin bu kadar yaygınlaştığıyla ilgili. Dört sebep iç içe geçmiş gibi görünüyor.
Tükenmişlik: Herkes yorgun, kimsenin bir diğerine ayıracak zamanı yok. “Seni dinleyecek zamanım/gücüm yok” demek yerine “terapiste gitmelisin” demek, aynı şeyin daha kabul edilebilir bir versiyonu haline geldi. Diğeri için de, birine yük olma korkusu var, çünkü o anda karşı taraf gerçekten de yorgun olabilir. Bu nedenle insanlar kendilerini sansürlüyor: “onu yormayayım” diyerek. Steril davranmak, neredeyse mecburi istikamet.
Erişim sorununun görmezden gelinmesi: Terapi paralı, iyi bir terapist bulmak zor, iyi olanlar da pahalı. “Terapi al” önerisi, imkânı olmayan biri için pratikte “kimseyle konuşma” anlamına gelebiliyor. Veya en iyi ihtimalle kendisi için uygun bir tedaviye ulaşamayacağı anlamına. Yani bu söylem, çoğu zaman fark edilmeyen sınıfsal bir ayrıcalığın üzerine kurulu.
Doğru yaklaşımın ancak uzmanlarca sunulabileceği düşüncesi: Bir terapist de yanlış yapabilir. Terapi tarihinde veya belki kişisel tanıklıklarımızda bunun bir dolu örneği var. Terapi okulları birbiriyle çelişebilir. Profesyonel olmak, kendiliğinden doğruluk garantisi içermediği gibi, kötü bir terapist, kötü bir arkadaştan daha az zarar vermez, üstüne bir de otorite kisvesiyle gelir.
Psikanalizin/psikolojinin kişisel gelişime dönüşmesi. Üzerinde asıl durulmayı hak eden de bu. Psikolojinin popülerleşmesi, hümanist psikolojinin “kendini gerçekleştirme” hedefi ve terapi dilinin yaygınlaşması, Esalen Enstitüsü’nün mistizmiyle harmanlanarak bugünkü “kişisel gelişim” anlatı ve pratiklerine yol verdi. Sınırlar artık o kadar belirsiz ki. Terapiste giden ve kişisel koçu olan bir arkadaşım ikisinden de ‘aynı dille, aynı şeyleri duyuyorum’ diyor, mesela. Keza NLP modeliyle çalışan başka bir arkadaşım da insanların fayda sağladığına dair makul bir gözleminin olmadığını itiraf ediyor. Üstelik burada bir denetim veya hesap verebilirlik olmadığı için istismara daha açık bir konu. Yine de herkese uyacak bir teknik mutlaka bulunuyor. Kişi sefaletinden memnun değilse kolayca iyileşebilir. Eğer birşey yapmıyorsa zaten memnundur ve dışlanmayı da hakediyordur.
Peki “terapi al” iyi niyetli bir öneri değil mi? Kişi kendi isteğiyle gidiyorsa, nitelikli bir hizmete ulaşabilecekse, somut ve tanımlı bir klinik tablo varsa, öneriyi yapan kişi gerçekten o kişinin iyiliğini düşünüyorsa neden olmasın. Ama bu koşullar nadiren yerine geliyor. Çoğu zaman yapılan öneri, dinleme sorumluluğundan kaçışa benziyor veya benim durumumda ilişkiler o kadar steril ki, öneriyi kaçışa benzetmemek çok zor. -Illouz’un kitap adı olarak seçtiği “Soğuk Yakınlıklar” öylesine isabetli bir isim gibi görünüyor ki bana. – Genellikle de koşulların uygun olup olmadığına bakılmıyor.
canım sıkkın
Ağır psikolojik sorunlar ile gündelik hayatın normal zorlukları arasındaki ayrım belirsizleştikçe bırakalım kötü bir deneyimi, gündelik bir sıkıntı bile klinik bir vakaya dönüşüyor. Eskiden “canım sıkkın” diye geçiştirilebilecek bir durum için, şimdi “bunu terapistimle konuşmam lazım” deniyor. Bu hem gerçekten kötü deneyimlerle mücadele edenler aleyhine bir görünmezlik yaratıyor hem zorlukların hayatın normal bir parçası olduğu fikrini unutturuyor hem de bu zorluklarla birlikte baş edebilme becerimizi köreltiyor. Tıpkı Sağlığın Gaspı’nda Illich’in dediği gibi; bir ambulans sireni tüm kasabanın yardımseverlik, bakım verme duygularını yok edebilir.
1960-70’lerin anti-psikiyatri hareketi tam olarak “kim, neyi, hangi ölçütle hastalık ilan ediyor” sorusunu sormuştu. Hareketin bazı iddiaları “akıl hastalığı diye bir şey yoktur”, pek kabul görmedi ama gücün kimde olduğu sorusu meşru bir soru olarak kaldı. Bugün gündelik hayatta hangi duygunun patolojik, hangisinin normal sayılacağına dair otorite, artık sadece terapistlerin değil; kişisel gelişim endüstrisi uzmanları, influencerlar ve algoritmaların elinde.
terapi dilinin gündelik dile sızması
Terapi dilini; terapide/terapistler tarafından kullanılan psikoloji jargonunun veya terminolojisinin gündelik iletişime yüzeysel ve kabaca entegre edilmesi diye özetlemek mümkün. İlk başlarda psikolojik sağlığı ve bu konuda yapılan konuşmaları normalleştirmek önemli görünüyordu. Örneğin psikolojik hastalıkların “delilik” olarak nitelendirildiğine ve psikolog/psikyatriste gitmek durumunda kalmanın utanç verici bir eylem olarak görüldüğüne tanıklık edenleriniz vardır.
Sosyal medya, özellikle pandemi döneminde, bu dilin yaygınlaşmasına hız kazandırdı. Özellikle bu mecralarda psikoloji üzerine içerik üretenlerin terapistler mi, kişisel gelişimciler mi olduğunu ayırt etmek giderek zorlaştı. 7 -Birçok içeriği yapay zekanın hazırladığını, model aldığı dilin de danışan merkezli terapi dili olduğunu tekrar hatırlayalım.- İnsanlar izole bir biçimde, evde, kendi iç dünyalarıyla baş başa kalınca kullanılan kelimeler ortak bir yaşantıyı imler hale geldi. Instagram ve TikTok gibi platformlarda, karmaşık kavramlar kısa, paylaşılabilir içeriklerle sunuldukça herkes, son dönemde başımıza gelen tüm toplumsal olaylarda olduğu gibi insan psikolojisi konusunda da uzman mertebesine erişti.
“Toksik”, “sınır”, “gaslighting” , “narsist” gibi terimler artık tanı amaçlı değil, sosyal manevra araçları olarak kullanılmaya başlandı. 8 Havan topu gibi teşhis fırlatılıyor. Aynı zamanda bu etiketler için içerikler üretiliyor; gaslighting’e uğradığını anlamanın yolları veya narsistleri tanıma rehberi vb. Şu haliyle herhangi bir teşhis yakıştıramayacağımız bir insan davranışı bulmak giderek imkansızlaşıyor.
Keza Guardian’ın yaptığı bir araştırmada, TikTok’ta ruh sağlığı tavsiyesi veren en çok izlenen videoların yarısından fazlasının yanlış bilgi içerdiği görülmüş. Kalanlar da “belirsiz” veya “işe yaramaz” olarak değerlendirilmiş. 9
İlk başta iyi bir içerik, uzman tarafından paylaşılıyorsa ya da spesifik bir tavsiye, teşhis iddiası taşımadan sunulursa sorun yokmuş gibi görünebilir. Ancak karşı karşıya olduğumuz tablo daha karmaşık. Sosyal medya kullanıcılarının belirli hastalıklar hakkında tarafsız sağlık bilgisine maruz kalmasının bile kendi belirtilerini değerlendirmelerini çarpıttığı; abartılı içeriğe maruz kalanların bundan daha da fazla etkilendiğine dair araştırmalar var. 10 İçeriğin kim tarafından sunulduğu (lisanslı/lisanssız) değil, maruz kalma sıklığı ve tekrarı tek başına algıyı bozmaya yetiyor. Bir hesap çok takip ediliyorsa, otorite dili kullanılıyorsa, paylaştığı şey bir deneyim olsa dahi bu otomatik olarak bir “teşhis etkisi” yaratabiliyor. Keza beğeni sayısı yüksekse, içeriğin klinik olarak nereye tekabül ettiğinden bağımsız olarak, kendi başına bir otorite hissi doğuyor. Sosyal medya hesapları aynı zamanda bu uzmanların dijital gölgeleri haline geldi.
enerji alanım bozuluyor
Bu süreçte karşılaştığım şeylerden biri de, “olumsuz” birşeyden bahsedildiğinde “bunları bana anlatma, enerji alanım bozuluyor” demenin mümkün olduğunu görmekti. Birçok gerekçe öne sürülebilir, kişi yorgun olabilir vb. benim derdim bu konunun dile getirilme biçimiyle. Duyulan rahatsızlık her ne ise manevi üstünlük sağlamaya çalışmadan söylemek de mümkün. Ama bu dil o kadar yaygın ki, gayet insani bir yorgunluk destansı bir sınır çekme anlatısına dönüşüyor. “Yorgunum”, “dinleyecek halim yok” veya “ben de pek iyi değilim, bunu daha sonra konuşalım mı” gibi karşılıkların geçirdiği dönüşüme bakıyorum.
Son 8 sene dağda insandan uzak allaha yakın yaşadıktan sonra, kişisel gelişim kültürünün tüm söz ve davranış zenginliği önüme serildi desem yeridir; “enerji alanımı bozma”, “kötü olanı çağırma”, “kabul ve teslimiyet içinde ol”, “evrene güven”, “bırak gitsin”, “herşey sevgi” , “bu sorunları hayatına çeken sensin”, “bolluk bilincin bloke” vb. Maneviliğin tanımı ve pratiği herkese göre değişebilir. Ancak bugün toksik olumluluk ve manevi üstünlük, bu konuda tekeli kimseye bırakmıyor. Duygular arasında hiyerarşi kuruyor ve “olumsuz” olarak kodladıklarının dile getirilmesine kota koyuyor. Bunları söylemek; ham bir kişisel yolculuğun göstergesi, kimilerine göre bir “kirlilik kaynağı”.
Şöyle bir farkıllıktan bahsetmek mümkün yine de; geçmişteki işe yaklaşımlara ve bugünkülere bakınca bir haksızlık/hukuksuzluk söz konusu olduğunda yapılan meşrulaştırmaların çeşitlendiğini görüyorum; örneğin artık “nihayetinde burası bir iş yeri” ve “kabul ve teslimiyet içindeyim” aynı zaman birimi içinde yürürlükte. ” İşyeriyle ilgili bir konunun kabul ve teslimiyetle karşılanması gerektiği telkini benim için yeni. Bu da Eva Illouz’un tam da berrak bir şekilde kavramsallaştırdığı “duygusal kapitalizm” tanımına denk düşüyor. İş duygusal, spiritüel terimlerle; arkadaşlık ise iş terimleriyle anlatılıyor, düşünülüyor.
Eski öğretilerde kabul ve teslimiyet fikri bir toplumsal bağlam içinde; disiplin, eylem, ve sorumluluktan ayrı düşünülmüyordu. Kişisel gelişim kültüründe ise bunlar çoğu zaman kişinin kendi zihnini yönetme projesinin araçları. Ancak kendi zihnine yön vermekle iş ilişkilerine yön vermek aynı şey değil. Tabii bu düşüncelerin neden bu kadar çekici geldiğini de görebiliyorum; zihnini düzenlemek, çoğu kez üzerinde hiçbir söz hakkın yokmuş gibi görünen karmaşık bir dünyayı düzenlemekten çok daha kolay.
ne yazık ki arkadaşlığımız bu çerçeveye uymuyor
Terapötik teknikler; empatik yansıtma, yargısız dinleme, “seni duyuyorum” cümleleri arkadaşlığa taşındığında, mesafe de beraberinde geliyor; samimiyet yerini yönergelere bırakıyor. Terapi odasında yapılandırılmış bir dilin işlevsel olacağı aşikar, veya okulda, işyerinde, gazetecilikte. Ama arkadaşlıkta herkes toksik diye etiketlenmekten o kadar korkuyor ki, konuşma önceden filtreleniyor. Kendiliğindenlik, dolayısıyla da karşılaşma güvenlik uğruna feda ediliyor.
24 yaşındaki Anna’ya uzun süredir arkadaşlık ettiği biri 5 yıllık arkadaşlıklarını bitirmek istediğini söylüyor ve şöyle bir mesaj atıyor; “İhtiyaçlarımı karşılamaya ve hayatımın sınırları içinde doğru gelen şeylerle uyumlu hareket etmeye çalıştığım bir noktadayım ve ne yazık ki arkadaşlığımız bu çerçeveye uymuyor. Artık istediğin duygusal alanı sağlayamıyorum ve ihtiyacın olan desteğin sunabileceğim şeylerin ötesinde olduğunu düşünüyorum.”
Anna mesaj karşısında şöyle düşünüyor; “Sanki arkadaşlığımızı bir İK notuyla bitiriyormuş gibi hissettim.” 11
Topun ağzında olan şeylerden biri de; yargılamak. Bir eylemi, bir fikri değerlendirmekle bir kişiyi bütünüyle mahkum etmek aynı şeyler değil. Bu ayrım, terapi odasında gerçekten işlevsel olabilir; Carl Rogers’ın “koşulsuz olumlu kabul” kavramı, danışanı yargılamadan dinlemeyi öngörüyordu. 12 Ama bu ayrım, gündelik hayatta yargılamanın mahkum edilmesine yol açtı. Birine ” yaptığın yanlış” demek bile artık yargılayıcılık olarak damgalanabiliyor. Ancak Anna’nın verdiği cevap yapılanın yanlış olmasından daha ilginç; arkadaşlık ilişkisinin işe dönüşmesine dair bir sitem.
Hep doğru kelimeleri kullanarak, doğru bir biçimde, doğru duygularla kendimizi ifade etmeye çalışırken aslında şefkatin özünü; kendini riske atarak, kusurlu bir şekilde birlikte olma şansımızı kaybediyoruz gibi geliyor bana. Bir kültür, kusuru, eksikliği, hatayı; yargılamama, pozitiflik, enerji koruma, sınır çekme, kendini gerçekleştirme uğruna sistematik olarak ilişki alanından kovarsa, şefkat duygusunu gösterebileceği bir zemin de kalmaz. Buna da Truman Show etkisi diyebiliriz belki. Çünkü şefkat doğası gereği zor durumlar için heybemizde taşıdığımız bir duygudur.
şu an kapasitemin sınırındayım
Duygusal emek kavramı ilk kez Sosyolog Arlie Hochschild tarafından uçuş görevlilerini incelerken kullanılmış; onların işinin sadece fiziksel/zihinsel değil, duygusal bir performans gerektirdiğini fark ediyor, Hochschild: sürekli gülümsemek, sakin görünmek, yolcunun öfkesine öfkeyle değil şefkatle karşılık vermek gibi. Ona göre bu, gerçek bir emek biçimi, çünkü insanın kendi içsel durumunu, bir ücret karşılığında, işverenin sergilenmesini istediği duyguya uydurmasını gerektiriyor. Aynı zamanda bu emek türünün toplumsal olarak orantısız biçimde kadından beklendiğini de gösteriyor.
Bu kavramı farklı alanlarda kullananlar da oluyor. Şimdi ayrıntısına girmeyeceğim ama artık arkadaşlığın da tıpkı ücretlendirilen bir duygusal emek ilişkisi gibi kodlandığına dair Anna’nınkine benzer bir örnek daha çıktı karşıma 13; 2019’da bir ilişki koçu, Twitter’da arkadaşlarına, destek isteyen birine nasıl “hayır” denileceğini öğreten bir thread paylaşıyor. Bu, “şu an kapasitemin sınırındayım” (I’m at capacity) diye başlayan, hazır şablon bir cümle.
“Kapasite” kelimesi, iş dünyasından ödünç alınmış bir kavram; bir fabrikanın üretim kapasitesi, bir işçinin iş yükü kapasitesi gibi. Bunu bir arkadaşlık ilişkisine uyarlamak, arkadaşının seni dinlemesini, desteklemesini bir iş, bir kaynak tüketimi gibi görmek demek; sanki arkadaşın seni dinlerken bir işçi gibi “mesai” harcıyor ve kapasitesinin bir sınırı var. Arkadaşlık ilişkisi ölçülebilir bir iş ilişkisi haline geliyor.
Psikolog Marisa G. Franco; “insanların yalnızca kendi ihtiyaçlarını göz önünde bulundurarak sınırlar koymalarını teşvik etmenin, sağlıklı ilişkiler kurmayı engelleyebileceğini söylüyor.” “Bu, ilişkilerimizde hepimizin sahip olduğu şu varsayıma tamamen zıt: İhtiyaç duyduğumuzda birileri bize yardım edecek,” “Bizi birine karşı güvende hissettiren şey de bu; ihtiyaç anında bize yardım edeceklerine güvenebilmemiz.” 14
Bir arkadaşın seni dinlemesi ve anlatması, karşılıklı bir ilişkinin doğal parçalarıdır, zaten sınırlı bir kaynağı tüketen yükler değil. Bir insani talebi, reddedilmesi meşru bir iş yükü gibi gördüğümüzde bağ kurmak da mümkün olamıyor. Artık kaybediyor olduğumuza tanıklık ettiğim şey sohbet mi, arkadaşlık mı emin değilim.
kim bu “kendi”? kendini gerçekleştirmek ne demek?
Eva Illouz, “Soğuk Yakınlıklar” kitabında kapitalizmin, duygusal kalıplarımızı nasıl şekillendirdiğini araştırıyor. Benlik kavramını önemli ölçüde değiştiren dinamiğin, en çok Abraham Maslow ve Carl Rogers (Yapay zeka algoritmalarının kaynagı olarak önceki satırlarda anmıştım.) isimleriyle öne çıkan Hümanist psikoloji olduğunu söylüyor. “Tam” ve ” kendini gerçekleştirmiş” olmanın tanımında, tam bir benliği eksik olandan ayırt edenin ne olduğunu belirlemeğe yardımcı olacak hiçbir yönerge ortaya konmamıştı. Psikologlar, kendini gerçekleştirmiş insanlar ve sorunlarla boğuşan kişiler arasına yeni bir duygusal hiyerarşi oluşturdu. (…) Ancak bu, şüphesiz ki terapötik kültürün en çarpıcı özelliklerinden biridir, aynı zamanda sağlık ve kendini gerçekleştirmeyi benlik anlatısının merkezine koymasıyla birlikte birçok davranışı “nevrotik” , “sağlıksız”, ” kendi kendini engeller” yönde davranmanın işaret ve belirtileri haline getirmiştir.” 15
Illouz’a göre eğer acı çekmeyi kendimiz arzuluyorsak, o zaman bunu dindirmekten doğrudan doğruya sorumlu tutulabiliriz. “Çagdaş Freudcu miras, ne ironiktir ki evimizin tek hakiminin, evde bir yangın çıktıgında bile ve hatta belki de özellikle böyle durumlarda, kendimiz oldugunu öne sürer.” Yani Illouz’un iddiası şudur: psikanalizin/psikolojinin kişisel gelişime dönüşmesiyle birlikte , toplumsal sorunların sorumluluğu bireye devredilebilir hale geldi; işsizsen, yalnızsan, mutsuzsan, artık bunun nedeni ekonomik sistem, toplumsal yapı değil, senin kendini gerçekleştirebilecek kadar iç dünyanla uğraşmamış olman.
Hümanistik psikolojinin temsilcilerinden biri olan ve “kendini gerçekleştirme” konusunda tutkulu görüşlere sahip Abraham Maslow şöyle der; ‘Hasta’ olarak adlandırdığımız insanlar kendileri olmayan, insan olmaya karşı türlü nevrotik savunmalar geliştirmiş kişilerdir.” Bize ihtiyaçlarımızı gösteren şu ünlü Maslow pramidinin mucidi. En üstte “kendini gerçekleştirme” yer alır. Halbuki burada bile kendini gerçekleştirmek temel ihtiyaçlarını karşılayabilen insanların ulaşabileceği bir mertebedir. Ama bugünün terapötik kişisel gelişim kültürü, bu hiyerarşiyi genelde atlıyor; sanki herkes, ekonomik güvencesi, barınma sorunu, görebildiği sosyal destek ne olursa olsun, kendini gerçekleştirebilirmiş/gerçekleştirmeliymiş gibi davranıyor.
Martin Buber’in ilişkisel benlik düşüncesine göre “ben” dediğimiz şey, aslında her zaman bir “sen” ile birlikte, ilişki içinde kurulur, yalıtılmış, önce var olup sonra ilişkiye giren bir “ben” yoktur, ben ilişkide varım. Kendini gerçekleştirmek bir iç kazı değil, aynı zamanda bir ilişki pratiği olarak da görülebilir şu haliyle. Bir laboratuvarda değil, gerçek insanlarla, gerçek risklerle, gerçek çatışmalar eşliğinde. İmtihan olmadan “kendi” nasıl görülebilir ki?
Uzun bir süredir yoğun olarak kendin olmakla ilgili mesajlara maruz kalıyoruz. Örneğin kendini bilen kişi bu mesajları üzerine alınmıyor mu? Bu başlayan ve biten bir süreç mi? Kendini bil, kendini aş, kendini bul, kendini gerçekleştir, kendin ol, kendinle barış, kendini hatırla. Kim bu “kendi?” Bu kelimeler benim deneyimimi belirleyen, anlamlandıran seçili işaretler değil mi zaten? Bütün kültürlerde aynı anlamlara mı geldiler? Bunu deneyimleme şansımız var mı? Dahası Illouz’dan yola çıkarsak benlik anlatısının merkezine “sağlık” ve “kendini gerçekleştirmek” dışında birşey de konulabilirdi.
Steven Katz ; arınmış, kültürden bağımsız bir dini/mistik deneyime asla erişimimiz yoktur, 16 diyor. Sadece bu deneyimleri tarif eden, dolayısıyla nasıl anlamdıracağımızı belirleyen, zaten içinde yaşadığımız kültürünün kavramlarıyla şekillenmiş metinlere ulaşabiliyoruz. Bırakalım başka kültürlerin nasıl algıladığını; Batı kültürü dairesinde kalanlar için bile “benlik” ve “kendilik” kavramlarıyla ilgili kullanımlar, çeviri, anlam sorunlarını okumak, o kültürel yükün ne kadar ağır olduğunu görmemize yetebilir. Öyle ki kendini kaybetmek işten bile değil. Katz’a göre anlamlandırma mekanizması (kültür, dil, inanç), deneyim bittikten sonra devreye giren bir “yorum katmanı” değildir; deneyimin tam kalbindedir. Deneyim ile anlam arasında bir boşluk yoktur. Çünkü kültür deneyimi inşa eder. Bu öğretilerin, geleneklerin “kendi ile bizim bugünkü “kendi” kavramımız aynı şeyi demiyor. Deneyim aynı sonucu üretmiyor. İnsanın en mahrem, en özgün, en dilden bağımsız sandığı deneyimleri bile tamamen pazar ve söylemler tarafından şekillendirildiyse “kendi” kim?
Eğer “kendi” dediğimiz şey, aşılacak veya varılacak bir hedef olarak, ilişkilerden, ekonomik sistemden, toplumsal yapıdan bağımsız, insanın içinden çıkacak bir hazine gibi kurgulanırsa, o zaman arayış doğal olarak sonsuza kadar uzayabilir, çünkü hiçbir iç keşif veya yaratım süreci tamamlanamaz, hep daha derin katmanlar, sonsuz yollar bulunabilir. Ve bu arayış sadece içe döndükçe, dışarıdaki insanlar giderek arayışın malzemesi ya da engeli haline gelir. Dahası; “kendin olmak veya aşmak” yani duygularını doğru yönetebilmek, doğru tanımlanmış bir iç dünyaya sahip olmak, aşabileceğin yolları bilmek bir tür kültürel sermayeye dönüşür. Bu sermayeden yoksun olduğu düşünülenlerin veya olanların kapısını – çeşit çeşit konumlanma olabilir- yeni bir dışlanma biçimi çaldı. Bu tekniklere, bu terapi seanslarına ayıracak parası ve vakti olmayanlar, veya istemeyenler sadece “fakir” olarak değil, artık “nevrotik, toksik” olarak etiketlenip çifte bir dışlanmaya maruz bırakılıyorlar.
daha çok iyi arkadaş ve daha az profesyonel17
Kişisel gelişim kültürü, toplumsal sorunların bireye devri işlemlerinin yapılmasını tek başına sağlamadı elbette, sadece bu devrin yarattığı boşluğa yerleşti. Tabii pasif bir rolle değil. Boşluğu doldurmakla kalmadı, ona bir meşruiyet de kazandırdı; güvence ağlarından; aile, topluluk, sınıf dayanışması, devlet güvencesi, arkadaşlık giderek kopman hiç sorun değil, bu senin kendini gerçekleştirme fırsatın, hatta bu boşluğu arzu etmelisin. Ayrıca bizzat dayanışma ağlarının çözülmesine katkı da sağladı; ilişkilerin profesyonelleşmesi bir kaide haline geldikçe insanlar birbirinden daha da uzaklaşıyor.
Rollo May terapi odasında bile karşılaşmanın (encounter) teknikten daha önemli olduğunu savunuyordu. “Aktif dinleme”, ” terapötik diyalog” hepsi teknik, ve teknik; tanım gereği güvenlidir. Oysa gerçek karşılaşma güvenli değildir; biri seni gerçekten dinlediğinde kendi kırılganlığını da ortaya koyar. Ayrıca yapılan bir araştırmada “teknik, ancak insani ilişki niteliğinin (samimiyet, güven) taşıyıcısı olduğunda işe yarıyor, kendi başına değil” sonucuna ulaşıyor. 18 Wampold’un bulgusunu şöyle yorumlamak mümkün görünüyor bana; önemli olan bir insanla kurulan bağlantı. Teknik işe yarıyor dense de, muhtemelen bir profesyonelden satın alındığı, herhangi bir iddia (iyileştirme, onarım, keşfetme, destek vb.) taşıdığı için değil, sana zaman ayıran, seni önemseyen bir insanla düzenli, yapılandırılmış bir buluşma olduğu için işe yarıyor. Hastalık sürecimde de aynı şeyi yaşamış ve fiziksel bir müdahale önerildiği için önemli olanın “beni özenle dinleyecek bir doktor” olduğunu düşünmüştüm. Ama şu süreçte benim için en nadir olan da buydu.
KAYNAKLAR
* Illouz; terapötik kültür diyor. Bu kavramı ondan kotardım.
- Yunus Emre, Yunus Emre Divanı, Abdülbaki Gölpınarlı, Ahmed Halit Kitabevi, 1943 ↩︎
- Exploring the Impact of Artificial Intelligence Chatbots on Human Connection and Emotional Support Among Higher Education Students https://ideas.repec.org/a/sae/sagope/v15y2025i2p21582440251340615.html ↩︎
- Foreign Domestic Workers’ Perspectives on an LLM-Based Emotional Support tool for Caregiving Burden https://arxiv.org/pdf/2604.05448 ↩︎
- Silent Running, Yönetmen: Douglas Trumbull, 1972, https://en.wikipedia.org/wiki/Silent_Running ↩︎
- The Truman Show, Yönetmen: Peter Weir, 1998 https://en.wikipedia.org/wiki/The_Truman_Show ↩︎
- Deniz Göktaş’a özgürlük! ↩︎
- Burada iki akımı birbirine karıştırmamak gerekiyor, çünkü kökenleri farklı. Kişisel gelişim daha eskiye, 19. yüzyıla uzanıyor. “Başarı ve karakter inşası” ekseninde ilerliyor. Wellness ise ayrı bir kaynaktan, sağlık ve tıp eleştirisinden doğuyor. İki akım, 1960-70’lerin İnsan Potansiyeli Hareketi’nde (Esalen Enstitüsü) meditasyon, Doğu mistisizmi ve hümanist psikolojiyle harmanlanana kadar ayrı yollardan ilerliyor. Bugün neredeyse kaçınılmaz olarak iç içe geçmiş durumdalar. Keza koçluk da Carl Rogers’ın yaklaşımına benzer şekilde Bir tenis hocası olan Timothy Gallwey’in sporcunun en büyük rakibinin karşı taraftaki değil, kendi zihnindeki şüpheler ve korkular olduğunu savunduğu “The Inner Game of Tennis” kitabı ile popülerleşiyor. Bunu iş dünyasına uyarlayan Sir John Whitmore, koçluğu iş dünyasında bir liderlik ve performans artırma aracı haline getiriyor. ↩︎
- “Birine teşhis etiketi koymak veya bir arkadaşlığı belirli bir şekilde etiketlemek daha resmi, daha meşru, daha kesin bir yargı gibi geliyor,”. Ancak insanlar ve ilişkiler akışkandır, ve belirli ilişkileri veya bireyleri tanımlamak için sabit yolların olması “bize bu esnekliğin bir kısmını kaybettiriyor.” Klinik psikolog ve psikoloji profesörü Darby Saxbe https://www.bustle.com/wellness/is-therapy-speak-making-us-selfish ↩︎
- More than half of top 100 mental health TikToks contain misinformation, study finds, https://www.theguardian.com/society/2025/may/31/more-than-half-of-top-100-mental-health-tiktoks-contain-misinformation-study-finds ↩︎
- Mining Evidence about Your Symptoms: Mitigating Availability Bias in Online Self-Diagnosis, https://arxiv.org/pdf/2501.15028 ↩︎
- Is Therapy-Speak Making Us Selfish?, https://www.bustle.com/wellness/is-therapy-speak-making-us-selfish ↩︎
- Kavram ilk olarak 1954’te Stanley Standal tarafından geliştirildi, sonra 1956’da hümanist psikolog Carl Rogers tarafından genişletilip popülerleştirildi. Rogers’ın tekniği (koşulsuz kabul) klinik bağlamda işlevsel olabilir, ama kendini gerçekleştirme teorisindeki kriter belirsizliği (tam bir benliği eksik olandan ayırt edenin ne olduğu), gündelik hayata taşındığında bir duygular hiyerarşisi oluşmasına sebep olmuş görünüyor. ↩︎
- Is Therapy-Speak Making Us Selfish?, https://www.bustle.com/wellness/is-therapy-speak-making-us-selfish ↩︎
- Aynı yazı ↩︎
- Eva Illouz, “Soğuk Yakınlıklar”, Çevirmen Özge Çağlar Aksoy, İletişim Yayınları, 2024 ↩︎
- Steven T. Katz, “Language, Epistemology, and Mysticism”, 1978 ↩︎
- https://astrofella.wordpress.com/2023/07/19/against-therapy-jeffrey-masson/ ↩︎
- “How important are the common factors in psychotherapy? An update” https://pmc.ncbi.nlm.nih.gov/articles/PMC4592639/ ↩︎
