Telipinu öfkelenir. Telipinu kaybolur. Tarımın, bereketin ve bitki örtüsünün tanrısı Telipinu. Hikaye böyle başladığına göre o vakitler öfke de öyle garipsenen bir duygu değildir. Hatta öfke kıştır aslında. Ekmek gibi gereklidir de.
Dünyanın gözünün feri söner; tarlalar kurur, otlaklar sararır.
Telipinu’yu bulmak için çabalar tanrılar ama hak getire. Sonunda bir arıyı memur ederler. Ormanda uyumaktadır Telipinu. Sokarak uyandırır arı onu. Yeniden yeşillenir yerin yüzü. Yazıya bahar gelir.
Arı, çimlendirenlerdendir yeryüzünü. Bahara aittir. O zamanlar hikayeler mevsimin mekanında döner.
Ben de bu parçalanmadan bir arının sokmasıyla uyandım. Bağa bak. Tam da ektiğimiz börülcelere, bamyalara bakıyordum. Bağa bak.
Telipinu mitinin ritüele çevrimlerinden biri şöyle olurmuş; sembolik ateşler yakılır, “bu odun nasıl yanıyorsa Telipinu’nun içindeki öfke, hiddet ve küskünlük öyle yansın, yok olsun” denirmiş.
Uzun bir süreden beri maruz kaldığım veya kaldığımızı gördüğüm bir spiritüellik türü var. Kimseye öfkelenme ve öfkesiyle baş etme şansı verilmiyor. “Benim sınavım da buymuş.”, “Mesele etmezsen mesele olmaz” , “Alacağım ders varmış” diyebilirsin ama.
Bu acayip tehlikeli bir insan tipolojisinin ortaya çıkmasına neden oluyor. Kişi yaşadığı acıyı, yası, öfkeyi, utancı, aşağılanmayı vb. bastırdıkça, görmezden gelmeye çalıştıkça ancak yakın temasta görülebilecek bir nefretin, hırsın, garezin veya sergilense çözülecek çok daha büyük bir şiddetin taşıyıcısı haline geliyor. Nefretle “nefret etme” diyor. Mesele ederek “mesele etme” diyor. Buna rağmen nefret etmeme, mesele etmeme tekelini de elinden bırakmıyor.
Oysa şiddetin güç eksikliğinden doğduğunu söylüyor Rollo May. Kişinin kendi gücünü tanımamasından/reddetmesinden ve/veya içinde yaşadığı topluluğun bu gücün sağlıklı bir şekilde sergilenebileceği kültürel formları üretememiş, ürettiyse de dikkate almıyor olmasından hatta gücü değersizleştirmiş olmasından.
Halbuki yansın istiyorsak büyük odunları tutuşturup öfkeyi yakmak çok güzel. Kestiğimiz saçlarımızı boşu boşuna suya bırakmıyoruz, tırnaklarımızı toprağa gömmüyoruz. Bir duygudan ritüelleştirerek, mümkünse bir tanık eşliğinde uzaklaşmanın sembolik bir anlamı var. Beynin bir devrin kapandığını işaretlemesini sağlıyor. Canlı olduğumuza dair bir iz. Bir zombiye dönmediğimize. Felç olduğumuz sanılırken ayak parmağımıza bir iğne batırılması gibi. Böylece dur dememiz gereken yerde “dur” diyebilme potansiyelimizi korumaya devam edebiliriz. Herşeyi normalleştirmek, anlamak, kabul etmek zorunda değiliz. Kendi gemimizi durdurmak pahasına da olsa.
