mütevazı ortak adayı

Antik Yunan’da ilk hekim, tıp tanrısı olarak kabul edilen “Asklepios” aslında bir yılandır. Birçok tasvirde yılan olarak tarif edilmiştir. Kızı Hygie’nin (Hijyen) kupadan içen bir yılanı, yani Asklepios’u beslemesi sahnesinde olduğu gibi. Gılgamış Destanı’nda ise Gılgamış, ölümsüzlük otunu yılana kaptırınca yılan deri değiştirip gençleşivermiştir. Mısır mitolojisinde de tıbbi papirüsleriyle ünlü Thebes yani Teb şehrinin koruyuculuğunu bir yılan üstlenir. (Thebes’in şehri tıp uğraşına adını verecektir sonraları.) Keza Hayat Ağacı’nın bekçisi de yılandır.

İnsanlara yardım etmek için insan kılığına bürünmüş bir yılan. Asklepios, İmhotep, Serapis, Eshmun veya Lokman al-Hakim; yüce, ilk, hekimler coğrafyaya, zamana göre değişir ama yılan değişmez. Mısır’da İmhotep aslında bir mimardır. Firavunlardan biri için yaptırdığı piramidin inşasında çalıştırdığı işçilere hastalanmamaları için turp ve sarımsak yedirir. Lokman al-Hakim’in ölümsüzlüğün sırrını yazdığı kâğıt yağmurda ıslanınca, mürekkebin aktığı yerde sarımsak biter. Hikâye elden ele.

Tıb ve eczacılık uğraşının simgelerinde yılan figürü temsili sürmektedir. Yılan figürü farmakoloji (eczabilim) kelimesinin kökeni olan Eski Yunanca pharmakon kelimesini anlamayı da kolaylaştırıyor. Pharmakon hem ilaç hem de zehir anlamlarına gelir. O dönemin hekimleri için ilaçla zehir arasındaki bağlantı görülür, duyulur bir bağlantı olsa gerek. Uğraşları, hazırladıkları terkiplerin, uyguladıkları tedavilerin hem zehir hem ilaç olabileceği bilgisinin ne kadar uzağına düşebilirdi ki? Zehri, çarenin arkasına saklayacak perdeleri yoktu daha.

Her yerlinin çevresini tanıması gerekliliğinden (bu gerekliliğin içinde bitkiler, hayvanlar, cümle âlem yer alıyor) şifacılardan tıp tanrılarına ve lokman hekimlere geleneksel tıp, kimya, biyoloji bilimlerinin henüz dolduramadığı boşlukları büyüyle, sihirle, ritüellerle, anlam bağlarıyla doldurdu. Ama bu da en az bilim kadar “eksiksiz” bir kavrayışa ulaşmaya çalıştıklarını gösteriyor. Boşlukları nasıl doldurdukları değil de önemli olan, dünyaya nasıl baktıkları. “Terakki ozanlarını bazen sinirlendiren ‘us dışı’ veçhelerine rağmen, geleneksel tababet, insanla büyük evren arasında bir dayanışmalar ağının mevcut olduğuna dair inançların ürünü oluyor: İnsanoğlu doğanın ‘efendisi ve sahibi’ olarak değil, onun mütevazı ortağı olarak telâkki ediliyor.”* diyor Burhan Oğuz. Ne güzel diyor. Mütevazı ortak olmak ve efendilik etmek arasında o kadar derin bir uçurum var ki.

Mütevazı ortak adayı, bir gün dağa yaban zeytini toplamaya gitti. Çevresini tanıma bilgisinden yoksun olduğu ama tanımak, bilmek istediği için gözlerini dört açmış dolanıyordu. Dışarıdan bakınca dışarıdan geldiği o kadar belliydi ki. Her ağaca şaşkın, her ota meftun. Boynunda da bir fotoğraf makinesi, eve dönsün de ekranda büyütsün o otun meyvesini. Yakından görse belki tanır. En çok kendini güldürüyordu, ama acı acı. Bileceğim dedikçe kendi gözünde büyüdü büyüdü bir akıl kaldı. Dört göz, akıl ve fotoğraf makinesi. Kopmuş göbek bağını onarmak için elindeki.

Zeytingillerden bir güzel olan yaban yaseminiyle (Jasminum fruticans) karşılaştı yolda. Henüz ne olduğunu bilmiyordu. Bitkinin köküne, dallarına baktı. Yaprak dökmüş dalların üzerinde, küçük, mor, bezelye tanesi kadar meyveler vardı. Birkaç meyve koparıp, ezdi, kokladı. Morardı elleri. Çıktıkları yolda ona eşlik eden Miraç’ın yanağına ve kendi yanaklarına mor sıvıdan iki çizgi çekti. Birbirlerini kovaladılar, ayaklar, eller havalara çıkıp indi. Dışarıdan izleyen üçüncü kişi, yaptıkları hareketlere gülerken onlar “yorulmama dansı” koydular bu hareketlerinin adını. Zeytinler uzaktı, yorulmamak gerekti.

Dönüp bitkinin başına tekrar geldi. Yaban mersini mi acaba, o da mor ya, diyerek ağzına iki tane meyve yuvarladı. Çok kekre ve acı olduğu için yutamadan tükürdü. Ağzındaki tattan kurtulabilmek için menengiç ağacından aşırdığı birkaç yaprağı çiğnedi. Giderken düşünürken önüne uçuk mor, güzel mi güzel çiçekler açan yer bitkileri çıktı. Bunların fotoğraflarını görmüştü internette. “güz çiğdemleri” dedi. Onların tadına bakmadı ama. İyi ki bakmadı acı çiğdemlerin zehirli olduğunu sonradan öğrenecekti. Şu akıl, domuzun aklı kadar değil durduğu kabın içinde ama ne böbürleniyor. Zeytinleri torbalarına doldurup eve döndüler sonra.

Ertesi gün Miraç’ın yüzünde minik çatlaklar oluştu. Doktora gidildi, alerji denildi, merhemler sürüldü. Doktor, Miraç’a, “yüzüne bir şey mi sürdün” diye sormadı. Sorsa da, yaban yaseminini tanır mıydı ki? Mütevazı ortak adayı, sonradan öğrenecekti ki yabanın yasemininin meyveleri de zehirliydi. Zehir ve ilaç üzerine düşündü sonra. İkisi arasındaki ilişki ne yaman. El ele dolaşıyorlar ormanı. Öte yandan, bilmeye giden yolları zoruncak açabiliyor, kendine sorular sorup duruyordu; yaban yaseminiyle, acı çiğdemle konuşarak mı anlaşacaktı, sıfırdan mı başlayacaktı. Ekicilikten biliciliğe hikâye o kadar değişmişti ki. Sanki burada bir şey vardı. Zehri görünmez kılan bir perde. Dünya sana mı yaratıldı ki attın boğazına iki meyveyi tanımadan. Efendiliğini soymaya ne çok var daha.

* “Türkiye Halkının Kültür Kökenleri: Halk Eczacılık ve Sağaltma Teknikleri”, Burhan Oğuz, Anadolu Aydınlanma Vakfı Yayınları, 2005.** http://mediplantepirus.med.uoi.gr/pharmacology_en/plant_details.php?id=226

Yukarıya kaydır
%d blogcu bunu beğendi: