kocakarı düşü

Büyüdüğüm evin çok kısıtlı da olsa hastalıklar için doğal reçeteleri vardı; mide ağrısında kimyon, grip, nezle olunduğunda nane limon kaynatılır, boğaz ağrısı ve öksürük için meyan kökü şekeri ağızda çevrilir, karın ağrısında karın bölgesine zeytinyağı sürülür, bademcikler şiştiğinde de çektirilmeye gidilirdi. Sağlığımızı korumak için de reçetelerimiz vardı; her sofraya eşlik eden taze yeşillikler -roka, tere, maydanoz, nane, sarımsak, soğan, marul-, Ramazan bahanesiyle içilen meyan şerbeti, sirke, yoğurt ve cümle sebze. Sağlıklı olmanın tek yolunun hastanelerden geçtiği inanışının gücüne rağmen bu kadarcığı olsun bana mucizevi geliyor.

Bademciklerimiz bir balona özendiğinde annem bizi önüne katar, hemen karşımızdaki apartmanda oturan Nimet Teyze’nin yolunu tutardı. Nimet Teyze yapılacak işlemi, ateş basıp kızarmış gözlerimizden anlardı. “Canlarım, kuzularım” diye bizi teskin ederken bacaklarını açar, sırtımız ona dönük bacaklarının arasına oturturdu. Başımıza geleceklerin bilgisiyle sevdiği kuzular gibi beklemeye başlardık. Başından sıyırdığı yazmayı çenemizin hemen altına yerleştirmesi, arkaya doğru önce sağa, sonra sola çekmesi ve patlayan irinin boğazımızdan ılık ılık akması için birkaç saniye yeterli olurdu.

Bademcik patlatmanın iyi bir şey olmadığı, iltihabın içimize akmaması gerektiği ilan edilmemişti daha. Hasta bir çocuğun kimin elinden iyileşeceğine -çok ciddi bir rahatsızlığı yoksa- hâlâ ana babalar karar verebiliyordu. Özellikle anneler, teyzeler, neneler yaşanan rahatsızlıkların giderilmesinden birinci dereceden sorumluydular.

Bu sorumluluklarının gereği olarak, ellerimde çıkan siğiller için ünlü bir kocakarıya götürmüşlerdi beni. “Okuyup, üflüyormuş, çok maharetliymiş” diyordu nenem. Kocakarı ziyaretimiz için gizli bir organizasyon yapmak gerektiğinden -babam duymamalıydı- hızlı hareket ediliyor, siğilli ellerimi sıkıca kavrayan annemin peşinde sürükleniyordum. Büyünün yapılabilmesi için istenen malzemeler elimizde -bir çalı süpürgesi, birazcık et- Antakya’nın eski taş evlerinden birinde oturan kocakarının kapısında aldık soluğu. Ahşap kapı gıcırdayarak limon çiçeği kokan aydınlık bir avluya açıldı. Dualar okundu, süpürgeyle siğiller kışkışlandı, et, kâğıda sarılıp Asi Nehri’ne atılmak üzere elimize tutuşturuldu. Ertesi gün siğilsiz bir dünyaya uyandım. Bu hikâyeyi her anlattığımda, iyileşmemin tamamen tesadüf olduğundan, cahilliğimden, olayı mistisize ettiğimden, anlattıklarıma inanacak herhangi bir şapşalın hayatından olabileceğinden dem vuruldu. Belki hepsinden biraz, belki biri, belki hiçbiri.

Kimin elinden iyileşmek istediğime karar vermek bana bırakılsa kocakarılarda ısrar ederdim elbette. Nimet Teyze’nin yumuşacık elleri, yeşil zeytin taneleri gibi masallı gözleri, mis gibi defne sabunu kokan yazması, bademciğimizi çekerken mırıldandığı sevgi sözcükleri, en değme doktorun bile bünyesinde bulundurup bir canlıya akıtamayacağı faydalardandı. Bizi iyileştiren de en çok bunlar olsa gerek. Ayrıca biraz iltihap yutmuş olmanın da hiçbir zararını görmedim. Bugünse bir doktor tarafından bademciklerinin alınması gerektiği söylenmemiş bir çocuk tanımıyorum. Oysa bademcikler bizim için gerekli, dünyaya açılan bağışıklık kapımız onlar. Solunum yoluyla alınan mikroplar, ilk bu kapıda değerlendiriliyor ve bademciklerimiz sayesinde, mikrop içeri girmeyi becerene kadar kendini savunmaya hazır bir bedenimiz oluyor.

Üfürükçü veya şarlatan deniyor onlara, kocakarı benim yakıştırmam. Çocuk aklı, hatırlamıyorum belki de siğillerimi öküzgözü suyuyla (Calendula arvensis) ovalamıştır da mucizeyi buna borçluyuzdur. Ben bir kocakarı olsam öyle yapardım. Duaları duymak isteyen daha çok annemle, nenemdi. Ama bu hâliyle bile doktorlardan medet ummaktan iyidir. Şarlatan sıfatıyla, gözünü bitkilere çeviren insanlar aşağılanmasaydı da, doktor veya kocakarı fark etmez, gözünü paraya diken insanlar aşağılansaydı belki bugün sağlığımızı koruyabilmek için hepimiz temel bir bitki ve beden bilgisinin mirasçısı olurduk. Biliyorum “iyi doktorlar” da var ve tıp kolaycacık gözden düşürülebilecek bir uğraş değil. Ama ne iyi doktorlara herkes ulaşabiliyor ne de tıbbın tek motivasyonu insanları sağlığına kavuşturmak. Hatta bunun bireysel çabalar dışında hâlâ motivasyon kaynağı olarak korunduğundan da şüpheliyim.

Kişisel filtrelerden geçmiş kocakarı düşünü bir kenara bırakırsak arzuladığım; kendi kendimizi iyileştirme becerisi edinebilmek ve sağlıklı olmanın çevreyle kurduğu bağın farkında olarak içinde yaşadığımız insan ve insan dışı topluluğu gözetip, iyiliklerini koruyabileceğimiz bir çerçeve çatabilmek.

Sağlığımızı korumanın bizi ve ait olduğumuz topluluğu ilgilendiren bir görev olduğu ve bunun yolunun bitkilerden geçtiği çok çabuk unutuldu. Bugün bile bize reçete edilen ilaçların %71’i doğal kaynaklardan elde ediliyor. Bu kaynaklar arasında en çok yer kaplayan da bitkiler. Deniliyor ki, öyle ama bir hastalık için kocakarıların içmemizi tavsiye ettiği bitkiler, eser miktarda faydalı bir molekül içeriyor, iyileşebilmek için o kadar çok içmeliyiz ki -ki yapamayız- ancak şifasını görebilelim. Şu durumda bilim insanları bitkilerin geleneksel kullanımlarını araştırarak faydalı olan molekülü ayrıştırıyor ve bu molekülün sentetik olanını üretiyor. Elbette “doğala özdeş”, doğal değil. Çünkü doğal olanı için bitkiyi ekmek, büyütmek gibi işlemler gerekiyor. Ayrıca bitkilerin içerdiği bileşikler birçok etmene göre değişebildiği için bunu standartlaştırmak zahmetli prosedürler gerektirebilir. Sentetik olanı üretmek çok daha kolay, çabucak piyasaya sürülebilir. Ancak bedenimizin doğal olanla sentetik olana verdiği tepki aynı değil. Çünkü bedenimiz bitkileri, bitkiler de bedenimizi tanıyor. Adına dünya denen ormanda kucak kucağa büyümüştük, hatırladınız mı? Bir etken maddenin bitkinin bünyesinde barındırdığı başka maddelerle el ele vererek çalıştığını ve yüksek yararlanım düzeylerinin ancak böyle mümkün olabildiğini veya elenen maddelerin etken maddenin zararlı etkilerini ortadan kaldırma konusunda anlamlı görevler üstlendiklerini gösteren çokça araştırma da bulmak mümkün.

Yan etkiler, üretim sürecindeki etik sorunlar, hayvan deneyleri veya yoksul ülke insanlarının denek olarak kullanılması, deneklerin ve deney ortamlarının denetlenmesi sürecindeki sorunlar, birçok ilaç için alelacele onay alınıp insanların sağlığından edilmesi, ilaç şirketlerinin birincil amacının kâr etmek olması, yaygın olmayan hastalıklar için ilaç üretilmemesi veya üretilen az sayıdaki ilacın çok pahalı olması gibi çoğaltılabilecek örneklerle işleyen bir piyasa. İlaçlar piyasaya çıktıktan sonra da şirketler gizli açık rüşvetlerle paylarını artırmaya çalışıyor. Sanki bunlar olmuyormuş veya münferit olaylarmış gibi tıbba güven duymak hiç de sağlıklı bir tutum değil. Böyle bir tutum eninde sonunda kişiyi kof güvenin pazarlamacısı durumuna getirir, bu da sahteciliktir.

Evet, bitkiler yoluyla faydalı molekülleri eser miktarda alıyoruz ama zararlı molekülleri de eser miktarda alıyoruz. Tentürü, çayı, yağı, merhemi türlü yöntemle birçok hastalıktan kurtulmak mümkün olabilirdi diyecekken düşündüm de önemli olan hasta olmamaktı değil mi? Bunu becerebileceğimiz bir hayat içinde yaşıyor olmak, böyle bir hayat kurabilmekti. Sağlığı korumak üzerine inşa edilmiş bir hayat da, hastalıklara çare olacak yöntemleri böyle kurgulamazdı. Hikâye baştan değişirdi o zaman. Oysa hayatımız “hasta müşteriler” olmak üzerine kurulu. “Sağlık hizmeti standart bir mala, bir ürüne dönüşmüşse; tüm acılar “hastanelik” olmuş ve evler, doğum, hastalık ve ölümün konukluğunu istemez hâle gelmişse; insanların kendi bedenlerini anlayabilecekleri dil bürokratik bir fan-fin-fona dönüşmüşse; hasta rolü dışındaki acı, yas ve iyileşme bir tür sapkınlık olarak etiketlendiriliyorsa sosyal iatrojenez (salgın anlamında kullanılıyor) faaliyette demektir.”1

Bitkilerin “doğru”, sürüp bugüne kadar getirdiğimiz bilgilerimizi de katarak kullanımlarıyla hayvan deneyleri yapılmasına da gerek kalmazdı. Çünkü zaten denendiler, hiçbir ilaç firmasının tedarik edemeyeceği kadar çok insan tarafından hem de. Bu gerçekten şairane bir şey. Sentetik ilaç üretimi için de hayvan deneyleri yapılması gerekmiyor/gerekmeyebilir ama bu kötücül hikâyenin kötücül olmasının sebeplerinden biri değil miydi, doğayı, insanın malzeme deposu olarak görmek. Hayatı feda edilebilir denekler depoda varsa farklı bir yol tutmak için uğraşmaz, o yolu döşeyecek AR-GE’ler yapmazsın. Bu yüzden “epi topu hayvan yaaaa” veya içli bir tonda “çocuğunun -bir çocuğun bile değil- hasta olduğunu düşün, o mu daha önemli, hayvanlar mı?” diyerek bu kötücül hikâyede yaşamayı öğrenebiliyoruz.

Bitkiler yüzyıllardır insanlar tarafından kullanılıyor. Geçmişte çok daha uzun sürelerle ve çok daha büyük bir farkındalıkla doğayı gözlemleyebiliyorduk. “Bitkibilim zambakgilleri turpgillerden ayırırken, soğan, sarımsak, lahana, şalgam, turp ve hardalı bir öbekte toplamaya yalnız sezgimiz yöneltmişti bizi. Ama kimya, duyarlığın tanıklığını doğrulayarak, bu yabancı familyaların bir başka düzlemde birleştiklerini kanıtlıyor: hepsinde de kükürt bulunmaktadır.”2 Adı sayılan bitkileri alıp koklamak sınıflandırma için yeterli olabilir. Ama bunun için bu bitkileri yan yana getirebilecek kadar iyi tanımak ve eser miktardaki benzer kokuları alabilecek bir buruna sahip olmak gerekiyor. Yani binlerce bitkiyi eline alıp kökünü, yaprağını, çiçeğini, meyvesini, çevresini, sevenini koklayabileceğin bir hayatı örgütleyebilme becerisine. Elbette koklama, tanıma, yararlanma uğraşın bitkileri yok etmene de izin vermeyecek, yok etmek aklına bile gelmeyecek ki. Başka bir hikâye böyle böyle mi kuruluyor acaba? Diğer yanda ise doğala özdeş, eşdeğeriyle yan, dağarcık yerine plastik poşet.

Çıkmayan candan umut kesilmez, modern tıbbın iyileştirilmesi de önerilebilir, örgütlenme veya kurgu değişmedikçe bir anlamı olmasa da. Buna rağmen hastaneler hâlâ bir çoğumuzun çare aradığı tek kapı. Tıbba alternatif oluşturma iddiasındaki kaynaklara ulaşımı olmayanın elinde başka da hiçbir şey yok. Ancak elimizdekinin işe yarayıp yaramadığını da düşünmeliyiz. Devlet hastanelerinde 5-10 dakikalık muayene süreleriyle hasta bakıldığı, devlet ve özel farketmez; sadece şikayetin sebebine yönelik bir tedavi yapıldığı müddetçe insanlar gerçekte neye sahipler? 10 dakikada nasıl yaşayacağına veya yaşayıp yaşamayacağına hükmedilenlerin karşısında modern tıp savunuculugu yapmak, kaderinize razı olun demekten farklı mı? Bitki bilimlerini suistimal edenlerin beslendiği şey de bu çıkışsızlık. Bir “mucize” satın almak doğru dürüst bir tıp hizmeti alabilmek/verebilmek için mücadele etmekten daha kolay görülüyor, kolay da.

Gücümüzü alternatif/fonksiyonel/geleneksel/modern tıpçılarla mücadele etmeye veya müşterileri olmaya değil, ücretsiz, herkesin erişebileceği, nitelikli, koruyucu bir sağlık hizmeti almaya/vermeye harcamanın daha anlamlı olacağını düşünüyorum. Öte yandan elimizde ideal bir yöntem olsa dahi tanımadığımız, takdir etmediğimiz, saygı duymadığımız bir bedenin -ve dolayısıyla hayatın- açık olduğu hastalıklara ne doktorlar ne de bitkiler çare olamaz.

1 Ivan Illich, Sağlığın Gaspı, sf. 38, çev. Süha Sertabiboğlu, Ayrıntı yayınları. Ivan Illich, Sağlığın Gaspı’nda, tıbbi teknik, doktrin ve organizasyonlara karşı çareler öneriyor ve amacının yeni bir tıp felsefesi savunuculuğu olmadığını söylüyor. 

2 Claude Levi-Strauss, Yaban Düşünce, sf. 38, çev. Tahsin Yücel, YKY Yayınları,
Bu sınıflandırma “uygar” bitki-bilimcilerimiz tarafından yapılan erken bir sınıflandırma. Levi-Strauss bu sınıflandırmayı pekâla bir yabanılın da yapabileceğini söyleyerek ekliyor: “Budunbetim kaynakçaları bunun bir yığın örne­ğini sunar.”

Yukarıya kaydır
%d blogcu bunu beğendi: