Gerçek dikenler

Ana dilimi delicesine seviyorum. Onu korumak, zenginleştirmek için yazmaktan veya güzel bir şekilde konuşmaya çalışmaktan daha iyi bir yol bilmiyorum. İkincisi konusunda teklesem de. Buna bitkilerle kurmaya çalıştığım iletişim de sebep oldu. Garip mi bilmem ama gerçek; bitkilerle başbaşa kaldıkça, insanlarla konuşmayı unuttum, unutuyorum. Yazı yaban da bu oluşu, olamayışı anlatmak için var; bitkiler hakkında, daha doğrusu bu ilişki hakkında başka bir dil oluşturmaya, başka bir anlayış yakalamaya çabalıyorum. Bazen kısa bir anlığına yakalayabilmişim gibi geliyor, bazen yetersizliğime, o cümleyi bir türlü kuramayışıma, cümlenin aklıma dahi gelmemesine üzülüyorum. Haliyle, pek kimsenin benzer bir dille konuşmadığı bir alanda cümle kurmak zor. Kimi çok romantik buluyor, kimi bitkiler adına konuşma diyor, kimi yeterince bilimsel değil diyor, kimi bu yetkiyi nereden aldın, sen kimsin ki diyor, kimi bir reçete var mı ona bir bakayım deyip bulamayınca çıkıyor. Anlatılanların kulakla olan derin rabıtası çok yorucu. Sen ne anlatmaya çalışmış olursan ol, dediğin, öte kulak için bambaşka bir anlama geliyor her zaman. Ama zaten yazmak böyle bir şey değil mi, hatta konuşmak da? Şikayet edecek değilim, acemice sürdürdüğüm bu arayışı ve bulamayışı çok sevdiğim her sözümden akıyor olmalı. Yine Saklı Orman’dan öğrendim; çekirgelerin, kuşların da şivesi varmış. Bir dağın kuşu öte dağın kuşunu nasıl sever ki o zaman, anlatılanlar ve duyulanlar bir kenara, önce kuşluğundan tutmasa?

Bitkiler arasında dolaşırken aklıma hep ana dilimdeki adları geliyor. Onu içimden geçiriyorum, dışımdan dolanan ise bilimsel adları. İyice aklıma yerleşsin diye tekrarlayabilmek için. Bahçeyi ziyarete gelen ve azıcık bile olsa bitkilerle ilgili gibi görünen herkesi küçük gezilere çıkarıp bu budur, şu şudur diye bilimsel adları ve Türkçe adlarıyla tanıtmamı, şu ana kadar kibirle karıştırmayan çok az kişi oldu. Sadece bilimsel adlarını andığım için değil bence, Türkçe adı bile kimi için bir sır, bilinmez. Ama söylenmiyor bu bilgisizlik, ilgilenilmiyormuş gibi yapılıyor ve bu ‘gibi yapış’ bir süre sonra gerçek bir ilgisizliğe dönüşmek üzere zulalanıyor. Bilmekten mi , bilmemekten mi , bilmediğini bilmekten mi daha çok korkuyoruz bilmiyorum. Bu yüzden sırlı adlar üzerine düşünmek zorunda kaldım. Aslında okumayı öğrendiğimden beri düşünüyorum desem yeridir. Çünkü ilk o zaman, kimi yabancı şekiller, sesler bir anlam ifade eder olduğunda, açılır bize yasakmış gibi görünen bir kapı. Neyin, nasıl sırlandığı çözülür.

Nadiren de andığım bilimsel adın anlamını hatırlarım. Oturup anlamlarını ezberlesem çok iyi olacak halbuki. Çünkü bunlar da bitkiyi tanıyabilmek için bir anahtar sunuyor; bitkinin hikayesine, tarihine, tanışıldığı o ilk zamana gönderiyor. Bu konuda umduğum kadar yetenekli değilim. Boşlukları yine Türkçe isimler dolduruyor. Elbette, zora düşünce insanın önce ana dili koşar gelir yardıma. O anda ara ki bulasın, afili Latince, Yunanca vb. kelimeleri. Bulsam dilim dönmüyor söylemeye. Aklıma geldiği gibi söyleyeyim desem, duyan dudak büküyor. Bu video işi hiç iyi olmadı bir yandan, takke düşecek kel görünecek artık. Yazarken neyse ki öyle değil, iliştiriyorum o sırlı isimleri bir kenara. Ne diyordu Umberto Eco, bir metin Drumhill ormanları kadar girift olmalıymış ki merak uyandırsın. Vaktiyle okuduğum kitaptan aklımda bunun kalmış olması da garip. Ormanın adını bile doğru hatırlamıyor olabilirim, ama o ormandaki her canlının birbirinin üzerinden, yanından, içinden dolandığı, çürüyüp hemhal olduğu, köklerin sarılıp seviştiği, bir karmaşıklığı gözümde canlandırmaya ve neden böyle bir manzaranın insanı çekebileceğini anlamaya çalıştığımı hatırlıyorum; vaatler ülkesinin sınırlarında…

Anlama çabası şunları ötelemeye yetmiyor yine de; aşılmaz gibi görünen kelimelere gereksiz saygıyı, böyle kelimelerle cümle kurmanın bir marifet gibi görünmesini ve hatta böyle kelimelerden korkmayı. Oysa ki birçok bitki, misal, bir adamın adını taşıyor. Ünlü bir adamın, kral oluyor bazen bu. Olmadı, bitkiyi keşfetmiş, kimsenin dolanmadığı bu dağlarda yüzyıllar önce dolanıp görüp kaydetmiş bir botanikçinin adını veriyoruz bitkiye veya kişi kendi adını vermiş oluyor zaten. Hatta amatör gözlemcilerin artmasıyla artık kimi bitkilere, bitkiyi keşfeden sıradan insanların da adı veriliyor. Bitkinin geniş yapraklı olduğuna, kokusuna, ilk nerede görüldüğüne gönderme yapıyor kimi isim. Yel çiğdemi’nde (Crocus graveolens) olduğu gibi. Türün neredeyse en belirgin ayrım yöntemi bu; kokusu. Tür epiteti -yani ikinci kelime- ” graveolens”, “yoğun kokulu” anlamına gelen bir kelime. Veya Iris stenophylla. İlk kelime cins adıdır ve cinsin tüm üyelerinde ortak olarak kullanılır. İkinci kelime ise genellikle türün özelliğini belirten bir sıfattır. “stenophylla” dar yapraklı anlamına geliyor. Dar yapraklı bir Süsen (Iris) gördüğünüzde aklınıza Gök Navruz da gelmeli. Cins adı, Iris ise gökkuşağı demek. Tanrıça Iris’ten de biliriz bu adı, ilk hikayelerden. Kalabalık ve şamatacı tanrıların arasında gökkuşağı renklerinde parlayan bir tanrıçadır Iris. Her halükarda isimlerin altında hikayeler var, kazıdıkça çıkan. Ana dilimdeki birçok adı kazıyamıyorum bile. Bitkiyi tanıyan kalmamış, bir zamanlar bir sebeple ona anlamlı bir isim verildiyse bile artık o anlamı oluşturan sac ayakları çökmüş ve isim boşlukta yüzüyor. Bir zamanlar buradaki dar bir bölgeye ‘Çevt ini’ deniyormuş. Çünkü o bölgede çok fazla palamut bulunur, bu palamutlar toplanır, kabukları yani çevti, deri tabaklamada kullanılırmış. Ama artık bölgedeki palamutlar elle sayılacak kadar az. Çevt’in ne olduğunu bilsem dahi, bu hikayenin aslına ermek çok zor olurdu, bana anlatılmasa. Yerel isim bir yere göndermiyor çoğu kez, üstelik yöreden yöreye değişiyor. Bu bir kenara bir türden bahsettiğimizde o türün dahil olduğu cins grubunda benzer başka birçok bitki bulunuyor olabilir. Örneğin Türkiye’de şu ana kadar kaydedilmiş 70’e yakın Süsen türü yetişiyor. Ve kimilerini ayırmak için bütün süsenleri görmek çok kolaylaştırıcı olabilirdi, kiminin soyunu tükenmedi veya tükenmek üzere değilse tabii. Hepsine aynı ismi vermiş olsak nasıl çıkabiliriz işin içinden? Hadi bunu da geçelim, kaçımız yüzlerce çeşit Papatya’nın Türkçe adlarını biliyor ve onları bu adlarla tür düzeyinde ayırabiliyor? Sayalım mı birkaçını, hem güzel adlarını da anmış oluruz; Sığır gözü, Derman papatyası, Hozan çiçeği, Altuncuk, Çayır güzeli, Duduka, Kaplan otu, Yer paskalyası, Sünnetlice, Billur düğme, Kız anası, Şebrek, Ay papatya, Sarıteçan, Kanarya otu ve daha nicesi. Üstünkörü baktığında hepsi papatya ama cinsleri bile farklı.

Bitkilerin ana dilimdeki adlarını her yazımda kullanıyorum. Hemen biri altına bizim köyde buna … ismi verilir diyor. Bu isimler ortaklaşmamış. Ortaklaşması da gerekmiyor bence, çünkü bu aynı zamanda bir zenginlik anlamına geliyor. Belki her bitkiye tek bir isim önerilebilir, ama bu isimleri yok etmek pahasına değil. Yorumu yazan iyi ki yazıyor da, başka bir coğrafyada o bitkiyle nasıl ilişki kurulduğuna dair bir bilgi, his edinebiliyorum. Bu çeşitliliği korumak en az bitkileri korumak kadar önemli. Standartlaşma, isimlerin, dilin bire indirgenmesi, kavrayışların bire indirgenmesi demek. Türkçe isimler konusunda hemen adını anabileceğimiz çok değerli çalışmalar da yapılmış; Türkçe Bitki Adları Sözlüğü(Baytop, 1997), Türkiye Bitkileri Sözlüğü (Tuzlacı, 2011) vb. Gelin görün ki, Türkiye’de yetişen doğal bitkilerin ancak dörtte birinin Türkçe adı bulunuyor. Kalan dörtte üç isimsiz veya yeni yeni, peyder pey isimlendiriliyor. Yerel halka, bu ne diye sorduğunuzda bir cevap alamayabilirsiniz. Doğal olarak, bir sebeple kullanmadıkları, faydalanmadıkları veya uzak durmaları için özel bir sebep olmayan bitkilere isim vermemişler. Giderek bildiğimiz tanıdığımız bitkiler hakkında bile bir cevap almak zorlaşıyor çünkü bitki bilgilerini çoktan unutmaya başladık. Tamamıyla insan yapımı bir çevrede yaşayabileceğimiz varsayımı bitki bilgilerinin nesilden nesile aktarılmasındaki en büyük engel. Bitkilere bilimsel düzeyde bile azalan bir ilgi sözkonusu. İçerdikleri bileşiklerin yerini sentetikleri aldıkça, genetik çalışmalarla süper besinler yaratabileceğimiz avuntusu galip geldikçe bu ilgisizlik daha da artacak. Birçok ülkede botanik üzerine yüksek lisans düzeyinde öğrenci bulunamıyor.

Büyük soruyu adıyla sorarsak; bitkiler nasıl isimlendirilir, neden yabancıca isimleri kullanırız? Bilimsel adlandırmalarda genellikle düşünüldüğü gibi bir tek Latince kullanılmaz, başka diller de kullanılır. Sadece ekler Latince dil bilgisi kurallarına göre verilir. Dolayısıyla bitkinin Latince adı dediğimizde doğru bir şey demiyor olabiliriz. “Bitkinin bilimsel adı” veya “bitkinin Latince adlandırılması” daha isabetli bir tabir olabilir. Latince artık kullanılmayan, ölü bir dildir, dolayısıyla da değişmez. İngilizce gibi bir üstencilik yoktur burada. Bugün hemen her dile aynı mesafede duran bir eski zaman dilidir, Latince. Toplumlar arasında ortak isimlendirme kurallarının kullanılmasının sebebi ise; bir toplumun bilim insanlarının başka bir toplumun bilim insanlarıyla anlaşabilme ihtiyacıdır. Elbette bu toplumsal ilişkiler karşılıklı duruma göre çoğu zaman eşit olmaz ve sömürüyü de içerir. Ama bu, bitkileri öğrenmeye heves edenlerin, kullanılan dilleri lanetlemesini gerektirecek bir diken değildir. Gerçek dikenleri ise çoğu kez kimse görmek istemez. Belirlenen kurallara göre oluşturulmuş her bitki adı (Ortak olarak paylaşılan cins adı ve bir tür epitetinden oluşur.) dünyanın her yerinde belli, tek bir bitkiye gönderme yapar. Bilimsel literatürde veya doğru bilgiye ulaşılabilmesi için bilimselliği dikkate almak zorunda olan her yayında anlaşabilmenin, anlaşılabilmenin tek yoludur, bilimsel adları kullanmak. Bu demek değildir ki bitkilerin ana dilimizdeki adlarını kullanmamalıyız. Doğrusu ikisini bir arada kullanmaktır ama şiir, roman veya öykü yazarken, masal anlatırken sadece ana dildeki adı yeter. Hatta bilimsel adı kullanmak ne gereksiz olurdu.

İyi ki böyle bir ortak isimlendirme havuzumuz var. Malolduklarının anısına saygıyla kurduğum bir teşekkür cümlesi bu. Öte yandan bilimsel bilgilere herkesin ulaşabildiğini veya ulaştığı bilgiyi değerlendirebileceğini varsayamıyorum. Ancak bu açığı kapatmaya heves etmek bile yabancıca isimlerle uğraşmaktan daha evla. Yazıyaban bunun için de var. Bu yüzden okuyunca çok kolaymış gibi görünen bilgileri derlemeye, süzmeye, toplamaya, keyifli bir şekilde okunabilmesine ve en azından bir kesimimizin ana dilinde yazmaya gayret ediyorum. Bir bitkinin ilk yapraklarından tohumuna kadar peşine düşüyorum. Zaten gördüm, tanıyorum, gerek yok oysa. Ama göreni, tanıyanı, seveni, peşine düşeni artsın istiyorum. Biraz mütevaziliği elden bıraksam, biraz bilmemenin değerini unutsam, biraz cilalasam da bu bilgiler ücretli olsa veya en azından şu tohumları ücretsiz dağıtmasam da satsam daha fazla takdir göreceğime ise inancım tam. İşte bu da gerçek bir diken, öyle değil mi?

Ana dili Türkçe olmayan milyonlarca insanla aynı toprakları paylaşıyoruz. Aslına bakarsanız benim de ana dilim Arapça. Hakim dil baskısıyla öğütülen, tıpkı bitki bilgilerinde olduğu gibi sonraki nesle aktarılmayan bir dile dönüşmüş zamanla. Ama iliklerimde Arapça akıyor. Biri yanımda Arapça konuşsa eriyorum, bedenim Arapça dansetmeyi biliyor ve sanırım rüyamda yalapşap konuşabiliyorum. Çünkü nenemle annemi o kadar çok dinledim ki genizden gelen tınılarla Arapça ötüşürken; hayranlıkla. Hem bilmediğim bir dilin hayranlığı; yani o girift ormanın, hem de kulağıma dalgalar gibi vuran buğulu sesleri yüzünden. İyi ki bu sesleri duydum. Sanki hepimizin bildiği dil Türkçe’ymiş gibi davranmak hiç adaletli değil. Tek başına bir Türkçe veya yerel isim ne anlam ifade edebilir ki, bu durumdaki insanlar için? Bitkiyi merak etse, araştırmak istese nasıl peşine düşebilir? Türkçe biliyor dahi olsa, eminim ki bitkinin adı coğrafyanın ana dili neyse onunla taçlanmıştır. Örneğin, tam bu yazıyı yazdığım sırada öğrendim, Dersim’de bir çiğdem türüne “Nınge, Bızeka” dendiğini. Hemen aklıma Antakya’da sümüklü böceğe “bezzaka” dendiği geliyor. Acaba var mı bir ilgisi? Birbirini harmanlayan onlarca dilin kucağında büyümüşüz de, tek bir dilimiz var zannediyoruz. Hiçbir çiçek üzerinde büyüdüğü toprağa bu kadar vefasız değildir. Zazaca da bir ana dil. Bu ülkede yaşayan insanların bildiği dilden yazmak deyince işin içine sadece Türkçe girmiyor ki. Anneme “pazı” desem anlamaz gözle bakar örneğin. “Zılk” demem gerek. “Anne zılk ektim” derim, sevindirmek için. Bırakalım bildiğim hakim dili, bazen denk geldiğimde Arapça’sını, Kürtçe’sini, Zazaca’sını yazıyorum, bitkinin. Duyuran olursa bu topraklarda yaşayan tüm dillerdeki karşılıklarını vermek isterim; Ermenice, Rumca, Lazca, Süryanice, Çerkesçe, Kıptice ve dahi adını unuttuklarım. Hatta bunun için aklımda beni çok heyacanlandıran bir proje var; bitkilerle ilgili yerel adları ve bilgileri derlemek üzerine. Kısa bir süre sonra çıtlatmayı umut ediyorum ve desteğinizi isteyeceğim. Ana dilimizi/dillerimizi yaşatmaya çalışan tüm mücadeleseverleri beklerim.

Bitkinin doğru fotoğraflarına ulaşmak için dahi bilimsel isimleri de kullanma zorunluluğumuz var. Çünkü internet hem çok değerli bir kaynak, hem de bir çöplük. Bitkiler hakkında araştırma yaparken o kadar vahim hatalara rastlanıyor ki, insan öldürecek cinsten. Yenilebilir diye zehirli bir bitkinin fotoğrafını koyanlardan tutun da alakası olmayan başka bir türün fotoğrafını paylaşanlara kadar çok geniş bir skalada çöp okyanusuyla karşı karşıya kalıyorum her defasında. Ben, bildiğimi bile teredütle paylaşırken, elimden geldiğince kılı kırk yarıp doğru bilgileri süzmeye çalışırken ve yine de milyon tane hata yapıyorken, bilimsel adlar hem benim hem de bence bu yazıları okuyan herkes için can simidi yerine geçiyor. Eğer adı anılan bitkiyi merak ediyorsanız veya yenilebilir olduğunu iddia etmişsem, lütfen bu isimleri kullanarak kendi araştırmanızı yapın diyebiliyorum böylece. Sadece internet üzerinde de değil, ilk yapraktan, tohuma takip ederek. Böyledir bitki aşkı, derine derine işler. Reçetelere, kolay çözümlere direnir.

Diken faslı

Biz öyle mi böyle mi diye oyalana duralım zurnanın zırt dediği yer ise bambaşka. Henüz Türkiye’de kendi floramızı Türkçe olarak kayıt altına almamış olmamız kocaman bir diken, batıcı ve hatta delici cinsten. Hala bitkileri tanıyabilmek için Flora of Turkey and the East Aegean Islands (Davis 1965-1988; Güner ve ark.2000) adındaki temel eseri kullanıyoruz. 11 ciltten oluşan bir çalışma ve toplamda Türkiye’de yetişen 13,500 bitki türü hakkında İngilizce bilgiler içeriyor. Bitkileri tanıyabilmemize yarayan tüm anahtarlar İngilizce. Bir bitkiyi tanımaya çalışırken önce bu kitabı açıyorum – açıyorum derken, yanlış anlaşılmasın, tanesi 300 euroyu bulan bir kitabı açamıyorum, edindiğim ve Yazıyaban’da da paylaştığım, bir iyiliksever tarafından taranıp, ücretsiz yayılan pdf formatına bakabiliyorum ancak- ve zorluk sadece dilin İngilizce olmasında da değil, benim için bir anlam ifade etmeyen bilimsel terminoloji içinde, isabet olursa, oltaya takılmış bir balık gibi çırpınarak yolumu bulmaya çalışıyorum. Ege Üniversitesi, Asuman Baytop’un bitki sözlüğünü çevrimiçi olarak kullanıma açmış, işte bu sözlük şifa. Aslında Baytop her terim için bir çizim de yapmış ama ne yazık ki bunlar taranıp sözlüğe eklenmemiş. Yine de hiç yoktan iyidir. Üstelik İngilizcem de derdimi anlatabileçek kadar iyi değil, çünkü derdim büyük. Bunların yanında bilimsel adları kullanmak mı sorun, gerçekten mi! Ve her ne kadar şimdi Türkçe çalışmalar yapılıyorsa da hala bu eser, bu yazım uslübu temel alınıyor, tüm bitkiler için. Diğer ülkelerin flora çalışmalarında da durumun farklı olduğunu düşünmek yersiz. Her bilimsel disiplin çoktan kendi kurallarını oluşturmuş ne de olsa. Oysa bir temel esere bence kültür de sinmiş olmalı, o coğrafyanın insanının kavrama, anlama becerisi, düşünüşü de. Ki bunu derken aklımdan Yaşar Kemal geçiyor. Keşke diyorum böyle bir temel eseri o yazabilseydi, ne görkemli olurdu. Bir düşünsenize bitkinin nasıl tanınabileceğini anlatışını. Kokusuyla, dokusuyla, ruhuyla, o bitkiyle ilişki kurmuş insanıyla, üzerinde bittiği toprak, yanıbaşındaki ağaçla. Temel eser olmazdı da temel efsane olurdu. Rüyamda darı görüyorum yani. Kim diyor ki flora çalışmaları edebi olamaz. Var mı kaydı kuydu? En azından ben akademik çalışmaları değil bunu tercih ederdim okumak için; şöyle içime çeke çeke; bir ağacın duldasında, dalına kuşların konduğu.

Görece yeni başlayan bu çalışmalar sayesinde Türkçe olarak hazırlanan ilk kaynak ise oluşum halinde. Şimdiye kadar 2 cildi yayınlandı; Resimli Türkiye Florası. Yine de bu işin dünyanın hiçbir yerinde sadece yerel isimleri kullanılarak yapılmadığını ve yapılmayacağını unutmamalı. Resimli Türkiye Florası’nda da isimler hem önerilen Türkçe adlarıyla hem de bilimsel adlarıyla yer alacak. Çünkü bir flora çalışması aynı zamanda farklı ülkelerdeki bilim insanlarının da kullanacağı çalışmalardır. Örneğin endemik bitkileri bu şekilde belirliyoruz veya daha önce endemik sayılan bir bitkiye, başka bir ülkede rastlandığında, bu bilimsel yayınlar sayesinde kurulan iletişim bitkiyi endemiklikten çıkarabiliyor.

Hangi ismi akılda tutacağımız, yaşatacağımız, pişireceğimiz, demleyeceğimizse bize kalmış. Kelimenin tam anlamıyla bize. Bitkinin yaşaması da çoğu kez buna bağlı çünkü, yok olmuş bitkilerin Türkçe veya yabancıca adları hiçbir anlam ifade edemez. Yine Yaşar Kemal’e dönersek şöyle demiş bir söyleşisinde; “Savaş yapan insanın kötü maceralarından daha kötüdür doğanın macerası. Bu çağ doğanın gözünün yaşına bakmıyor, veryansın ediyor kırıma. Çukurova’dan on yedi bataklık kurutuldu, yüzlerce kuş türünün yaşamı sona erdi. Artık insanlar o kuşları yaşayamayacaklar, göremeyecekler. Bir de tarım ilaçları bitirdi canlı doğayı. Dünyamız gün geçtikçe boşalıyor. Dünyamız gittikçe fukaralaşıyor. Bunu göremeyenler, trajediyi sanat olarak yaratmayanlar ve ne yaparlarsa yapsınlar kimse onların yüzüne bakmaz. Bir gün bakarlar, iki gün bakarlar, sonra? Kendimden memnun muyum, daha çok çalışmalı, daha çok yazmalı, insan insan dolaşıp insanlara, doğa yok olunca bizim de soyumuzun kuruyacağını anlatmalıyım” İşte ikinci diken de burada; ana dilimizdeki isimleri gözettiğimiz gibi insanları, bitkileri, hayvanları, toprağı, havayı, suyu da gözetebiliyor muyuz acaba? Yaşar Kemal’in bize teslim ettiği bitkilerin kaçını tanıyoruz mesela? Çok daha anlamlı sorular değil mi bunlar? Feveran edilir ya bazen, bilmem kim, endemik çok değerli bir bitkimizin soğanını, tohumlarını çalarken yakalanmış, şuuuuu kadar ceza kesilmiş. Alkışlar…alkışlar… Çiğ bir oyun sergilenir gözümüzün önünde. Oysa çok iyi biliriz ki o alkış sahiplerinden en az biri hiç gözünün yaşına bakmadan o endemik bitkinin üzerine beton döküp evini kuracak, beton dökülmesi için kararname imzalayacak, izni verecek, beton dökülmesine göz yumduğu için cukkasını cebine atacak, o güzelim canın yetiştiği yere maden izni verecek, tarla açacak, benzin istasyonu, taş ocağı kuracak, komşusu Elif’in Göğ üzümü’nü toz içinde bırakacak, içeceği suyu sondaj vurup çekecek vb. Kolay tabii, ana dilimiz için yaygara koparmak, bitkiyi korumaktan; hiçbir bedeli yok lakin seyircisi çok ve alkış garantili.

Bütün bunlara rağmen, şuna ihtimal vermek istiyorum; o geçit vermez çalılığa dalmadan, kantaronun bin tane, papatyanın bin tane olduğunu bilmeden, ‘papatyaya neden sadece papatya demiyoruz’ diye samimiyetle sormak da mümkün olabilir. Çoğu kez haklılık taşıyan sebeplerle bu sorular azarlama fasıllarıyla biter. Cevap veren aynı soruya yüzlerce kere cevap vermekten bıkmış olabilir veya benzer bir canlı ilgiyi üzerine titrediği bir ormanı/bitkiyi korumak isterken görmemiş olabilir vb. Kimi verilen cevaplardan bir şey öğrenir, kimi hatasında ısrar eder, kimi sözünün altında kalmayı en büyük utanç beller. Eğer öğrenmek için sorulmuş ve nefretle cevaplanmamışsa bazen sözler yerini bulur. Bilmemenin suç olmadığını çok az kişi düşünür. Biz bunları tartışadururken en güzel olansa şudur; bitki ona iliştirdiğimiz tüm bu isimlere aldırmadan açar çiçeklerini.

Görsel: Bağa yaprağı gibi. Sinirotugiller’den bir Sinir otu türü (Plantago cretica). Sadece Silifke’de görebildiğim bir çingene. Akdeniz ve neredeyse Ege ve hatta Marmara boyunca yetişiyor ve 600 rakıma kadar görülebiliyor. Baharda yine ziyaretine gidip hakkında cıvıldamayı düşünüyorum.

%d blogcu bunu beğendi: