aman

Kızılçam’la tanışmamız bir takım tesadüflerin üst üste gelmesiyle oldu. Artık yüz yüze bakacaktık madem, iğnelerini, kozalağını, reçinesini, sakızını, dallarını, kökünü, pürünü, kuburunu, yaşayışını, tarihini öğrenmeliydim. Kokusunu içime çeke çeke öğreniyorum. Nasıl öğrenmeyeyim, yemeğimi gölgesinde yiyorum, yazın sıcağından serinliği sayesinde kaçabiliyorum. Zaten ormanın içine kurulmuş bir evi tamir edip içine yerleşmeye soyunduğumuzda herkesin ayağına takılan, çok bol olduğu için kes demekten gocunmadığı bir Kızılçam büyüyordu ortalık yerde. Kesmedim, şimdi gölgesi eve vuruyor. O kadar çok şey borçluyum ki Kızılçam’a. Onlar henüz küçükken, gölgelerinin altına sığınamıyorken tek gölgemiz Ceviz’inkiydi. Oturunca kalkamıyorduk altından. Çam bize başka, daha kavruk, kokulu, başına konan arıların, böceklerin sesleriyle dolu bir gölge verdi. Alıp göğsüme bastım. Bu tanışıklık en az 23 milyon yıllık bir tarihi de göğsüme basmam anlamına geliyordu. Hikaye o kadar büyüktü ki ellerim birbirine kavuşmadı. Tüm ağaçlarla uzak akraba olmamız bir yana 23 milyon yıldır bu toprakların yerlisi olan, bildiğini anlatmaya kalksa ömürlerin yetmeyeceği bir ağaçtan bahsediyoruz. Bahsediyoruz ama buzul dönemlerinden sonra iklimin de ısınmasıyla birlikte bir yere yerleşip, evini barkını kuran insan, özellikle son 4000 yıl boyunca Akdeniz ormanlarını kesip tarla açmış, yakıp tarla açmış, kesmiş odun etmiş, kesmiş ahşap etmiş, soluksuz. Sadece Kızılçam’ını da değil, Meşe’sini, Ardıç’ını, Sedir’ini ne varsa. Zaten sahil kesimlerine sıkışmışmış Kızılçam. Çamların kesildiği yerlere maki buyur etmiş, bazen karışık ormanlar oluşturmuşlar. Bunca eziyete rağmen durun durağın olduğu her yerde elele verip çıplak bırakmamışlar yeryüzünü, oh! Dur durak da ne? Geçit vermeyen dağ, kaya, taş; bekçisi olmuş ormanın.

Saçlarını arkaya doğru taramış, batan güneşimizi dallarıyla bölen bir Kızılçam’ı orman kesiminden kurtarabilelim diye ne dil dökmüştük. Böylelikle kesimden sonra büyüyecek genç fidelere rehberlik edebildi. Şu dağda yaklaşık 100 senedir ne gördüğünü, ne duyduğunu, başına nelerin geldiğini anlattı yeni yetmelere. Öğütler verdi; dağın yaman Karayel’ine dikkat etmelerini söyledi mesela, Kermes meşeleriyle oyun olmayacağını anlattı. İnsandan; 1 ay içinde bütün dostlarının nasıl tek tek indirildiğinden, arada örnek olsun diye yaşamasına izin verilenlerin bir rüzgarda nasıl devrildiğinden de bahsetmiş olmalı. Ömürlerinin sonuna yaklaşmışlardı zaten, ölmekten gocunmamış, arkalarından gelecek genç ormana sevinmişlerdir hatta. Yine de ayakta ölmeyi dilerlerdi. Öyle koca orman tıraşlanarak değil de inceden yapılabilseydi bu iş. Tek, tük, seçerek olamaz mıydı? Motorlu testereyle 5 dakikada indirmek dışında bir yöntem var mıydı? Çünkü hemen her ağaç ölürken hayat ona ne verdiyse paylaşır yanındakiyle, eğer zamanı varsa. Böyle kadim kesim yöntemlerinin olduğunu, “ağaç boğma” denilen ve köylüler tarafından kullanılan bir tekniğin, bu dileğe şans tanıdığını öğrendiğimde ne şaşırmıştım. Ağacın kabuğunu yer yer soyup 1, kimi zaman 2 sene bekliyorsun. Bu arada ağaç bütün reçinesini yüzeyine salıyor, elinde ne varsa arkadaşlarıyla paylaşıyor, ölmeye ve işlenmeye hazır düşüyor toprağa. Çünkü hayat buna izin veriyordu, çünkü zamanın vardı, çünkü gadrin kadar şefkatinle de tanınıyordun bu dağda daha, hışşşt insan*, hikayen aman vermiyor artık.

*Yaşadığımız bölgede ev ahalisinden olmayanlara “insan” deniyor. (Mersin/Silifke’nin dağ köyleri)

%d blogcu bunu beğendi: