karanlığa doğru büyümek

Robinia pseudoacacia (Yalancı akasya)

Arpacık soğanlarına her yörede farklı bir isim veriliyor. Ege’de kıska, Akdeniz’de göver, güver, göbek. İlk kıska ektiğimde utanç verici bir biçimde ters ekmiştim. Bitkinin saçak kökünü yapacağı, yapraklarını uzatacağı yer ne belli oysa. Ama bilmemek sadece bilmemek değil, insanın gördüğünü kavrama gücünü elinden alan bir ters güç aynı zamanda. Ekicinin bilgisi bende yoktu. Tıpkı uzmanlık alanım olmayan bir konuya yaklaşır gibi yaklaşmıştım soğanlara, anlama ihtimalim olmasını hiç aklıma getirmeden. Neyse ki soğanlar benden akıllıydı da nereye doğru büyüyeceklerini biliyorlardı. Toprağın içinde yarım bir daire çizip uzandılar yine de ışığa. Karanlıkta kalınca büyümenin mümkün olduğunun olanakları ölçüsünde her bitki farkında. Nasıl olmasın ki kökler karanlıkta. Geçmişimizin, koca analarımızın ve atalarımızın da o karanlığı mekan tutması gibi.

Karanlıkta büyümeye dair yılın son haberlerinden biriydi “derin yaşam” çalışmaları. 200 bilim insanının dahil olduğu bu çalışmalarla yerin 5 kilometre derinliğinden toplanan örnekler, bakteri ve arkelerin %70’inin yeraltında bulunduğunu gösteriyormuş. Bu biyosferlerde yaşayan canlıların toplam büyüklüğünün 2 milyar metreküpten daha fazla olduğu tahmin ediliyor. Deniyor ki; “dünya düşünülenden daha canlı.”* Soğan ekebilmek için sezgilerine güvenememek gibi bir şey değil mi bu? Dünyanın canlı olduğunu kanıtlamak zorundayız. Şimdi düşünülenden daha canlı, sonra da canlı olacak. Eşeğimizi kaybedip yeniden bulmuş gibi olacağız biz de. Ne de olsa kanıtlamaya gerek duymadığımız bir kesinlikle bildiğimiz bir şeydi bu. Ancak yabanılların sezgiye dayanan bilgisini uygarlık diline aktaran çeviriciler çoğu kez bu bilgileri doğaüstünün alanına attılar. Dolayısıyla dünyanın canlı olduğu fikri bir korku filminin sahnesi olabilirdi ancak veya masala, büyüye ait bir mizansen.

Evrim teorisinden çok önce, yabanılların kavrayışında, hayvanlarla akraba olduğumuza dair canlı bir sezgi mevcuttu örneğin; ” Hayvanların ne yaptıklarını, kunduzun, ayının, som balığının ve öbür yaratıkların nelere gereksinim duyduklarını biliriz, çünkü eskiden insanlar onlarla evlenirlerdi, bu bilgiyi hayvan karılarından edindiler… Beyazlar bu ülkede kısa bir süre yaşadılar, hayvanlar konusunda pek bir şey bilmezler; biz binlerce yıldır buradayız, hayvanlar bizi eğiteli çok oldu. Beyazlar unutmayalım diye her şeyi bir kitaba yazıyorlar; ama bizim atalarımız hayvanlarla evlendiler, onların bütün göreneklerini öğrendiler ve bilgilerini kuşaktan kuşağa geçirdiler.” ** diyordu bir yerli.

Çocukken izlediğim çizgi filmlerde veya okuduğum masal kitaplarında beni en çok büyüleyen şeylerden biriydi; bir çocuk nehirden, taşların üzerine basa basa karşı kıyıya geçmektedir. Birden bastığı taş yavaş yavaş kıpırdanmaya ve yükselmeye başlar. Dev cüsse ortaya çıktıkça, çırpınarak üzerinden düşmemeye çalışan çocuk da küçüldükçe küçülür. Ta ta ta taaaammm; sonunda bu debdebeli dönüşüm bittiğinde aslında onun bir taş değil de kocaman bir yaratığın sırtı olduğunu anlarız. Düşüncesizlikle üzerine basmış onun canını yakmışızdır, bizi yese yeridir. Ama yemez, çoğuncak “bastığın yere dikkat et”, deyip tekrar küçülür.

Masalları çok da ciddiye almadığımız için “dünyanın canlı olduğu”  fikrinin,  uygarlık dairemiz dışında kalan bir çok topluluk için yeni bir haber olmadığını, bu haberin bize yeni olduğunu görüyoruz. Önü, arkası, sağı solu canlı bir dünya. Bitkiler görüyor, hayvanlar duyuyor, ışığa ihtiyaç duymayan canlıların bilmemkaç metreküplük varlığı hayatın olasıklarına dair ne göz alıcı bir kanıt. Bununla birlikte bu bilimsel keşiflerin üzerinde yaşadığımız canlıya saygıyla, sevgiyle yaklaşmak türünden bir davranış değişikliğine neden mahal vermediği sorulabilir. O taş zannettiğimiz yaratığın sırtını büyük dişlilerimizle habire oyuyoruz.

Gerçeklerin hepimizin önüne serilmek gibi bir huyu yok. Bu haberler çok küçük bir azınlığın gündemine giriyor. Ve çok azımız bu gerçeklere göre hayatımızın hamurunu yeniden karacak imkânlara sahibiz. Üzerimize kapanmış bir çekirdeğin içinde yaşadığımızı düşünenler bile var. Bir şekilde dünyanın çekirdeğinde değil üzerinde yaşadığımızı öğrendiklerinde de nasıl olup da havaya savrulmadığımızı çok merak ediyor, bu bilgiyle uykularını kaçırıyorlar.  Sezgileri ellerinden alındığı gibi yerine bilme özgürlüğü de konmamış insanlarla bir, onların arasında karanlığa doğru büyüyor gibiyiz. Bir arkeye dönüşemeyiz belki ama karanlıkla ışık arasında gezinebilir düşüncelerimiz. Şu durumda karanlıkta bitenlerin, derinlerden gelenlerin hep şeytanın sözcüsü olduğu inanışını da gözden geçirmek gerekecek. Bu gözden geçirmeye, Andersen’in karanlık bir masalı ve köklerini derinlere sıkıca salmış bir ağaç eşlik edebilir pekâlâ . Öyle bir ağaç ki bu, gölgesi başka bir ağacın ışığını kesmesin diye bahçemize katmadan önce düşünmeye davet ediyor bizi.

ÇOCUK ve GÖLGE

Bir zamanlar, kuzeyli, kibar, utangaç ve bilgili bir genç adam, güneydeki sıcak ülkeleri ziyarete gitmiş; güneyde güneş delice parlarmış ve gölgeler hep kapkaraymış.

Genç adamın penceresinden bakınca, sokağın karşı tarafında bir ev varmış; genç adam bir gün bu evin balkonunda güzel bir kızın çiçekleri suladığını görmüş. Genç adam güzel kızla konuşmak istiyormuş, ama çok utangaçmış. Bir gece, mumunun ışığı gölgesini sokağın öbür yanına, kızın balkonuna düşürürken, gölgesine “şakacıktan”, gidip o eve girmesini söylemiş. Gölge de gitmiş. Eve girip onu terk etmiş.

Tabii genç adam biraz şaşırmış bu işe; ama hiçbir şey de yapmamış. Zamanla kendisine yeni bir gölge yapıp memleketine dönmüş. Gel zaman git zaman, yaşlanmış, bilgisi görgüsü daha da artmış; ama hiç başarılı olamamış. Hep güzellik ve iyilikten bahsetmiş, ama onu kimsecikler dinlememiş.

Derken bir gün, orta yaşlı bir adamken, gölgesi ona geri dönmüş – zayıf, kara kuru ama pek şıkmış. Adam hemen “Sokağın karşısındaki eve gittin mi?” diye sormuş. “A, tabii,” demiş gölge. Her şeyi gördüğünü iddia etmiş, ama hepsi böbürlenmeymiş bunların. Adam ne soracağını biliyormuş: “Odalar dağın tepesinden yıldızlı gökyüzünün göründüğü gibi miydi?” diye sormuş, ama gölgenin bütün diyebildiği “Tabii, tabii hepsi vardı” olmuş. Ne cevap vereceğini bilemiyormuş. Eni sonu bir gölge olduğu için giriş holünden öteye geçememiş çünkü. “Eğer kızın yaşadığı odaya kadar gitseydim, ışık beni yok ederdi,” demiş.

Ama gölge şantajda ve benzeri hünerlerde mahirmiş; güçlü ve vicdansız biri olduğu için adamı tamamen hâkimiyeti altına almış. Beraber yola çıkmışlar: Gölge efendi, adam da onun hizmetkârı olmuş. Yolda “her şeyi çok açık görmekten” mustarip bir prensese rastlamışlar. Prenses gölgenin gölgesi olmadığını fark ettiği için ona güvenmemiş, ama gölge, adamın aslında kendi gölgesi olduğunu, ancak ona kendi başına dolaşması için izin verdiğini söylemiş; prenses, tuhaf bir durum ama mantıklı diyerek kabul etmiş. Prensesle gölge evlenmeye karar verince, adam sonunda isyan etmiş. Prensese gerçeği açıklamaya çalışmış, ama gölge lafı ağzından alarak “Zavallıcık deli, kendisini insan, beni de gölgesi sanıyor,” demiş. “Ne fena,” demiş prenses. Adama acıyarak, çektiği azaptan kurtarmak için onu ölüme mahkûm etmiş. Prensesle gölge evlenirken, adam da idam edilmiş. ***

Yalancı akasya (Robinia pseudoacacia)

Erozyon alanlarının ağaçlandırılmasında kullanılan, toprağa sıkıca tutunarak dal budak büyüyen bir ağaçtır. Ne iyi toprakta gözü vardır ne de su da. Yabanda, toprağın derinlerine saldığı kökleriyle toplar toplayabildiği tüm besini. Kimi kaynaklarda toprağa azot bağladığından bahsedilirken kimi kaynaklarda bu becerisinin tartışmalı olduğu söyleniyor. Özellikle insan eliyle biçimlendirilmiş alanlarda istilacı olabileceğinden, doğal türler arasındaki sıralı değişimi engelleyebileceğinden, azot bağlayan türler arasından Colutea arborescens, Coronilla glauca ve Calicotome spinosa’yı tercih etmek öneriliyor. O güzel beyaz çiçeklerinin kokusuna pervane arılara, kelebeklere, insanları da katmalı ama yine de ekmeden önce bahçenizi tanımanızda fayda var. Neyse ki bastığın yeri görmek çocuk işi.

Tıpkı Ihlamur ve Harnup gibi çiçekleri ve meyveleri biraz geç görünse de o güne kadar yapraklarının  ve gövdenin endamıyla idare etmesini de bilmeli. – Deniliyor ki 6 senede görünür o çiçekler.- Gövdenin de bir diyeceği var; gençken dikeniyle merhaba der, olgunlaştıkça dikenlerini içine çeker.

Çiçekleri hariç yaprakları ve gövdesi toksik maddeler barındırsa da bilen ellerce derilip hem şifa hem de besin niyetine kullanılır. Güzel kokulu çiçekleriyle reçel ve ve şerbet yapılır.

Sonbahar sonunda toplanan meyvelerden tohumlar çıkarılır. Tohumlar sıcak suya atılır, su soğuyuncaya kadar bekletilir ve ekilir. Diğer bir seçenek, tohumları, 48 saat ılık suda bekleterek ekmektir.  Tohumlar küçüktür, gölgede çimlenemez, ağaç büyüyünce de bahçenin güneşini içer.

* https://www.theguardian.com/science/2018/dec/10/tread-softly-because-you-tread-on-23bn-tonnes-of-micro-organisms
** Claude Levi-Strauss “Yaban Düşünce”,  Sy.63, Çeviren : Tahsin Yücel, YKY Yayınları
*** Aktaran; Ursula K. Le Guin, “Kadınlar, Rüyalar, Ejderhalar”, sy.39, Metis Yayınları, Masalın iç titreten bir yorumunu okumaya devam etmek isteyebilirsiniz.

Kaynaklar;
http://i-bil.com/tur.aspx?id=60
https://pfaf.org/user/plant.aspx?latinname=Robinia+pseudoacacia