hikâyeden duvarlar

Taş taş üstüne kurulmuş bir duvar, hele de suyumuzu hapsetmişse, yıkması ne kolay. İstekli oluruz, görebildiğimizi yıkmaya, yıkılması gerekiyorsa. Taş duvarın önünde, ellerimiz kollarımızın ucunda. Katıyızdır, katılık karşısında.

Duvar yıkılır ama ya hikâyesi?

İnsan, zamanda yolculuğu icat etmiş de, makinesini boşuna arar. İnanması güç ama kılını bile kıpırdatmadan, istediği her an gider geçmişe insan, şipşak değiştirir tüm hikâyeyi, yıkar, düzer, bozar, öylece kurulur bugünün hikâyesi. Bir anlatıcı diyordu, ikinci dünya savaşı bitmiş, -ama savaşlar bitmemiş, kiminin dünyası da dünya sayılmazmış – biri çıkıp demiş ki Hitler bir güneş mitidir. Ne diktatördür o, ne de kimseyi öldürdü. Kimbilir, bunca ölüm saklanabilseymiş, efsanelerden birinin ucu olacaktı elimizdeki.

Bir savaş hikâyesiyse, insanın dünde kurduğu; geçmişin ataları kuşanır kılıçları, keser kafaları, taşınır gururla teknolojik bir hiddet, gömülü bir hiddet, eski bir hiddet; ne kadar teknolojik, ne kadar gömülü, ne kadar eskiyse bu hiddet o denli köpürür, o denli taşar, bugün ağızdan çıkan sözler.

Bir kahramanlık hikâyesiyse bu; anlatanı çok, dinleyeni pek, mağrur bakışlarıyla kahraman, belki de bir bok, ama bakar size kendinden yüksek dağı olmayan lanetli bir dağ gibi.

Bir ayrıcalığın hikâyesiyse bu; parayla kurulan, düşmanlıkla kurulan, hırsla kurulan, alır savaş ve kahramanlık hikâyelerini ordusuna da , şu dünyada çevresini ışıtan ne varsa söndürmeye koşturur.

Adına insan denenin, adına toplum denenin, adına ulus denenin duvarları böylece örülür. Benliktir, kültürdür, yasadır hikâye.

Odun ise de, toprak ise de, taş ise de, beton ise de, metal ise de, cam ise de, özünde hikâyedir o duvar, yazılır.

Yazılandan okunur;

O hikâyenin tanrısı der ki; “Yasaktır elma”
O hikâyenin ademi der ki; “Havva bana yedirdi”

Dinleyeni parmakla sayılır başka bir hikayenin Havva’sı da sanki o hikâyeyi yalanlarcasına;
“Ellerimle ektim elmanın tohumunu,
iyilikle baktım açan sürgünlerine,
kurakta yağmurunu çağırdım,
soğukta sıcağını,
Yemişlerini büyüttü de, tadına baktım,
anladım cennet burada, ben buradayım.
Yol uzundu, kurdum azığımı yola koyuldum,
Bir gül yüzlü düşürdü gölgesini yoluma,
başka bir Adem, başka bir Havva,
bölüştüm dostumla, yemişi de kurdu da.” der.

Bir hikâyedir geçmiş. Bir ağaçtır hikâye. Daha gövermemiş geleceği büyüten. Hangi hikâyenin anlatanı çok ise, dinleyeni pek ise odur hayatımızın da hikâyesi, 3 eksik, 5 fazla.

Şimdi sen düşün dur, hikâyeler içinde bir hikâye. Seç içinden hangisini anlatacağını. Anlatacağın mı yok, seç içinden hangisini dinleyeceğini, öyle kur sofrayı.

Bir hikâye dinlemiştim, biri yaşamış bir hayatın içinde;

Ta’m-e Gilas adlı filmden;

Size başımdan geçen bir olay anlatacağım. Henüz yeni evlenmiştim. Belaların her türlüsü bizi buldu. Öylesine bıkkındım ki her şeye son vermeye, karar verdim. Bir sabah şafak sökmeden önce, arabama bir ip koydum. Kendimi öldürmeyi de kafama koydum. Mianeh’e gitmek için yola koyuldum. Dut ağaçlarıyla dolu bir bahçeye vardım. Orada durdum. Hava hâlâ karanlıktı. İpi bir ağacın dalı üzerine attım, ama tutturamadım. Bir kere iki kere denedim ama kâr etmedi. Ardından ağaca tırmandım ve ipi sımsıkı düğümledim. Sonra elimin altında yumuşak bir şey hissettim. Dutlar. Lezzetli, tatlı dutlar. Birini yedim. Taze ve suluydu. Ardından bir ikincisini ve üçüncüsünü. Birdenbire güneşin dağların zirvesinden doğduğunun farkına vardım. O ne güneşti, ne manzaraydı, ne yeşillikti ama! Birdenbire okula giden çocukların seslerini duydum. Bana bakmak için durdular. “Ağacı sallar mısın?” diye bana sordular. Dutlar düştü ve yediler. Kendimi mutlu hissettim. Ardından alıp eve götürmek için biraz dut topladım. Bizim hanım hâlâ uyuyordu. Uyandığı zaman, dutları güzelce yedi. Ve hoşuna gitti. Kendimi öldürmek için ayrılmıştım ve dutlarla geri geldim. Beyim, bir dut hayatımı kurtardı.