Yaz otları çıngılamaya başladı. Rüzgâr içlerinden yılan gibi geçiyor. Yeşertme, büyütme, oldurma mevsimini kaçırmamak için aceleyle ektiğimiz tarlaya doğru yürüyorum. Yücel ve Rıza’nın boyum kadar otlarının arasından, Sevinç’in ceviz tarlasından, Kadir’in zeytin tarlasından damlama sulama borularını topladığımız – bir çeşit boru imecesi-, Caner’in eksik kangal borularını getirerek bize bir başlangıç enerjisi verdiği, geç sürüldüğü için tibiliye atacak keseğin bolca çıktığı tarlaya doğru.
Ekicilik söz konusuysa çok çabuk gaza geliyoruz ki bir mevsim boyunca tüm toprak emeğini bünyesinde toplamakta iddialı sebzeleri birlikte ektik; bamya, börülce, fasulye. Tarlanın keçi geçişine serbest bıraktığımız tarafına balkabağı, diğer uca da acur. Emine diyor ki; keçiler balkabağı sevmezmiş. Sanki balkabağını atlayıp bamyaya, börülceye, fasulyeye gidecek akıl yok mu onlarda? Amma suçlu durumuna düşmeden az önce teke Laççi’ye boynuz sallarken, Lokum hav havlarıyla sürüyü çevirecek, kurtulacak; bamya, börülce, fasulye.
Acaba bu kaçıncı yaz, yaz olduğunu bildiğim? Diğerlerinden farklı olduğu kesin. En bildiğim bahar, en bildiğim kış geçti, yaz başladı.
Bu arada rüzgâr insanın koynuna nasıl girer anladım. Gürledi, homurdandı, savurdu, kıvrandırdı. Eğildim, büküldüm, titredim, döndüm. En sevdiğim dallarımı kırıp attı. Belki de köklerin binbiri koptu da bir incecik kök beni hayatta tutuyor. Ona bel bağladım.
10 ay burada değildim. Maaş alıyordum. Mobbing + zorbalık + kalp bulantısı + sigorta + üç öğün yemek. Paranın kaynağını sormadım önce. Sonra öğrendim, ayak uydurdum, kusmak isterken yuttum, bulandım, çalıştım, uyudum. 10 ay rüya görmedim. 10 ay çiftlik olan yer giderayak işyerine dönüştü. Bunları ilk defa mı duydum, ilk defa mı dünyaya pazarlık penceresinden bakılan bir yerdeyim?
Nasıl yaşanması gerektiğini, nasıl çalışılması, nasıl kalkılması, herşeyi, bu everybody knows’ta nasıl ayakta kalınacağını bilenler, nasıl, nasıl, nasıl?
Bir şeyler dilimin ucuna gelip durdu ama ipinden boşanamadı. Bulutlar, çiçekler, dikenler, soğuklar. Harflerine ayrılıp hiç geçecekmiş gibi görünmeyen bir bulanıklığın içinde dağıldılar.
“Kendime olan saygımı yitirmek istemiyorum” dedim birine. Ben yitireli 15 yıl oldu dedi. Boyuna başka yolların yokluğuna nasıl gelebileceğimizin tarifini aldım; umursama, işine bak, duygusal bağ kurma. Söylenenleri sürükleyerek başka yol yok’ta yürümeye çalıştım.
Seninle farklı biçimlerde korkarken korkmamanın güzelliği üzerine konuşup durduk. Kendisini kurtarmayı düşünmeyen, benim iyiliğimi düşünmeyen bir dürüstlükle korkmamamı diledin. En az bir güneş ne acayip battı, pencereden görünen ceviz ağacı yapraklandı ve çakallar boyuna uludu. Bulantının en berrak yeriydi burası. Sana bana düşenler için minnet eyledim.
Sonunda istifa ettim. Bir günde belim doğruldu, gözlerim ışıklandı, kelimeler bataklıktan çıktı. Üç gün sonra ilk rüyamı gördüm. Maaşı elinin tersiyle iten, ruhumuzu hastalandırırdık orada diyen biri vardı, rüyamda bana çocuğunun fotoğrafını göndermişti. Ona başka yolların nasıl aranacağını, nasıl bulunacağını bir güzel öğrettiğini, öğreteceğini hayal ettim. Sevindim.
Yorgunluktan ayakta uyuduğum bir gecenin sabahı yine bol kesekli tarladayım. Tenim on numara ırgat yanığı. Tırnaklarımın arasına giren çamur baki. Artık buradayım. Su gördükçe kesekler yumuşayıp açılıyor. Su gördükçe bamyalar, börülceler, fasulyeler büyüyor. Hep bağ kuracağım bir yerde duracağım başka türlüsünü saymayacağım, başka türlüsünü bilmeyeceğim. Yanılacağım, düşeceğim ama kalbimi bulandırmayacağım. Anlaşma bu.
