suç mahali içinde ak noktalar aramak

İzin vermeyelim kimsenin içimizdeki doğayı bizden ayırmasına. Tek bir çiçek erciğini bile yitirmeyelim, vazgeçmeyelim su tutan bir çakıldan bile. *

Sağlıklı gıdaya nasıl ulaşabilirim, sorusu doğru bir soru mu? Çünkü belki de iyi niyetli parçaların birleşip sağlıklı bir bütünü oluşturamayabildiği başlıklardan biri de, sağlıklı gıda. Bir bütün oluşturmak zorunda mıyız peki? Öyle görünüyor. Yediğimiz, içtiğimiz gıdalardan bedenimize bir fayda sağlamak, iyi, sağlıklı, gücü kuvveti yerinde insanlar/canlılar olarak yaşamaya devam edebilmek arzusundaysak, bir gıdanın nasıl ve hangi koşullarda yetiştirildiğinden/yetiştirdiğimizden, soframıza nasıl ulaştığına, hayatımızda kapladığı yere kadar takip edebileceğimiz bir zincirin halkalarını, ayrı kompartmanlara yerleştirmeden bakmamız gerekiyor.

Kimimiz bu sorunu, eğer tüm besin ihtiyacımızı yetiştirmiyorsak -ki mümkün değil- , veya hiç yetiştiremiyorsak, bilgisayar veya cep telefonu ekranlarına gömülerek, sayısız tuşa basarak halletmek zorundayız. Bunun için gerekli koşullar; bir bilgisayar veya cep telefonu, sipariş verebilme ve bunları takip edebilme bilgisi, sağlıklı ürünle, profesyonel sunum karşısında sağlığın bir ayrıntıya dönüştüğü ürünü ayırabilme bilgisi, doğru ürünü seçebilme, bir siteden diğerine, bir öneri veya referanstan diğerine ilerleyebilme becerisi, bu referansların doğruluğunu teyit edebilme işi, internetten alışveriş yapabilme bilgisi, dolayısıyla oldukça geniş ve rahat bir zaman ve yüklü bir banka kartı. Bu işin hemen her ay, yaş sebze/meyve alındığında her hafta tekrarlaması gerekliliğini de unutmayalım. Şu durumda ister istemez “sağlıklı gıdaya ulaşabilmek”, “eğitimli”, teknolojiyi zaten kullanan ve belli bir gelir seviyesinin üzerinde olan insanların harcı oluyor. Bir alternatifi de eğer yaşadığımız şehirlerde bu gıdaların toplaştığı dükkanlar varsa müşterisi olmak. Bu grup daha iyi bir seçenek yaratamasa da beslenmenin sağlıkla ilişkisini keşfetmiş olanlardan müteşekkil. Arada moda veya statü göstergesi olarak doğal/organik beslenenler de olabilir elbette. Veya şu anda aklıma gelmeyen başka temsiliyetler de mümkün. Geri kalanımız içinse x marketinden iyi tarım ürünleri almak, y marketinden iyi veya değil ürün almak, oldukça geniş bir grubun sadece karnını doyurmasına yönelik “ucuzcu” marketlere hücum, pazarlar ve aktarlar, gıda takviyeleri; vitaminler, mineraller, bir besini atomlarına ayırıp her bileşiğini ayrı pazarlayanlara tamah etmek ve benzeri olanaklar var. Olanaklar var ama en azından bir kısmımız kendi gemisini yürüten kaptan olmaktan, suç mahali içinde ak noktalar aramaktan hiç memnun değil.

Gıda toplulukları bunlara bir alternatif olarak doğdu. Hemen her topluluğun amacı öncelikle küçük/yerel üreticiyi desteklemek, ürüne talip olanları üretim sürecine dahil etmek, bizi gün geçtikçe sağlıklı bir çevreden uzaklaştıran fosil yakıtlara bağımlı bir kargo sisteminin vereceği zararları minumuma indirmek veya ortadan kaldırmaktı. Ancak gördüğüm kadarıyla bunlardan bence en önemlisi, ürüne talip olanları üretim sürecine dahil etmekti. Ama bu fasıla çoğunlukla tekliyor. Çünkü hayatın akışına uygun olarak veya durumun önemi ve vehameti yeterince anlaşılamadığından bu işe zaman ayırabilen insan sayısı çok azla, yok arasında gidip geliyor. Gıda toplulukları hem doğal ürün yetiştiren üretici bulmakta, hem bu ürüne talip olanlara ulaşıp sürece katmakta zorlanıyor. Oysa nasıl umutlu bir güneşti. Eksiğiyle gediğiyle hâlâ da öyle. Eksiği üzerine konuşmak istiyorum biraz.

En başta sağlıklı gıdaya ulaşabilmenin maliyetinin bu kadar yüksek olmaması gerektiğini teslim etmem gerekiyor. Hem maddi hem manevi açıdan. Zaten ideali, gıda topluluklarını, sağlıklı gıdaya ulaşabilmek için ekstra bir çaba içinde olmamızı gerektirmeyen bir hayat kurabilmek. Birçok gıda topluluğu da bunun için uğraşıyor. Bir yandan çalışmalarını yürütürken aslolanın “herkes için sağlıklı gıda hakkı” olduğu vurguluyorlar. Amaç sağlıklı gıda yetiştirilebileceğini göstermek ve örnek oluşturmak. Topluluklar için gönüllü çalışan insanlar kahraman değil, bu ideale dönüşmeyen, öykünmeyen bir çaba da zaten sürdürülemez.

Küçücük bir toprağı havadan, sudan, rüzgârdan, güneşten, buluttan arındırıp sağlıklı gıda yetiştirebilmemiz mümkün mü? Rüzgârlar, yağmurlar, sular önüne gelen herşeyi taşıyıp zehirliyle zehirsizi birbirine katıyor. Onlar için bizim koyduğumuz daha doğrusu koyamadığımız yapay sınırlar yok. Bir rüzgâr, üzerinden geçtiği termik santralin dumanını, kilometrelerce ötede doğal tarımla uğraşıyor olsanız bile ayağınıza kadar getiriyor. Bir takım siparişler verip dolaplarımızı “sağlıklı” gıdalarla doldurunca kaçamayacağımız kadar karmaşık bir gerçeğin içinde yaşıyoruz. Sağlıklı gıda; sağlıklı toprak, sağlıklı hava, sağlıklı su, sağlıklı hayvan, tam tekmil dünyaya; bir yaldız zerresine, soluk mavi bir noktaya tekabül ediyor. Bizim iyiliğimiz ve sağlığımız bu yekûnün iyiliği ve sağlığına sımsıkı bağlı.

Peki neden dünyanın sağlığından değil de gıdaların sağlığından bahsediyoruz çoğunlukla? Bencilliğin hüküm sürdüğü bir dünyada gıda diliyle konuşmak, dünya diliyle konuşmaktan her zaman daha kolay. Veya belki büyük bir sorunu daha başedilebilir kılmaya yarıyor. Ancak gün sonunda tüm çabalar varolanı bypass etmeye, keseye göre sağlık kartelası oluşturmaya yarıyor. İstese de istemese de, sağlıklı gıdaya ulaşabilenler ve ulaşamayanlar olarak insanları ikiye ayırıyor. Yine de işe yarıyor olsa, üstünde daha fazla düşünülebilirdi. Ama işe yaramak şöyle dursun “herkes için sağlıklı gıda hakkı”nın gücünden çalıyor. Toplumun en fazla temsil gücüne sahip, sesi en çok çıkan, sesini duyurabileceği mecraları olan kesimine bir çözüm sunmuş oluyor. Kartelanın en göz alıcı bölümü, ‘sen şurada biraz oyalan, işte bunlar da oyuncak’ bölümü. Sonuçta gıdaya paran kadar ulaşabilmeye mecbur etmek her zaman işe yarar. Böylece sağlık hizmetleri de bu çözümü izler. Daha fazlasını talep etmeyi ve bunun için uğraşmayı çoğu zaman erteleyen, mas eden, parlak bir çözüm bu. Bu döngüden çıkabilmenin görebildiğim tek yolu ise herkes için sağlıklı gıda hakkını, yani dünyayı istemekten ve tüm muhattapları gıda üretim sürecine dahil edebilmekten geçiyor.

Öte yandan çok yorucu, giderek de ağırlaşan çalışma koşullarına sahibiz. İnsan toplumlarının büyük bir çoğunluğunun örgütlenmesi ihtiyaçlarımızı kendimizin üretmesine karşı çıkmak, engellemek üzerine kuruldu. Her birimizin anaları, ataları bu işi yüzyıllardır yaparken şehirlere sürüldü ve çalışması karşılığında ayağına kadar gelen yiyeceklerle beslendi. Ondandır ilk sektörün yiyecek üzerine kurulmuş olması. Kendi temel ihtiyaçlarımızı karşılayabilme zamanı, mesai/çalışma zamanı ile değiş tokuş edildi. Sadece besinlerimizi edinebilmek için bile başkasının emeğine koşulsuz bağlı yaratıklar olarak sürdürüyoruz yaşamımızı. Aslında bu Matrix’ten bir sahne. Bunun için illa metalik bir makineye bağlı olmamız, damarlarımıza giren kordonlarla uyutularak beslenmemiz gerekmiyor. Anlatılan hiç de farklı değil. Ve o kordonlardan nelerin damarımıza aktığı konusunda tüm kontrolümüzü yitirdik. Gıda toplulukları bunu yeniden ele geçirmenin, yiyeceğin üzerinde söz sahibi olabilmenin araçlarını yaratmaya çalışıyor. Çalışıyorlar da, seslerini yeterince duyurabilme faslını bir kenara koysak bile topluluğa katılanları bir bahçeye ürün toplamaya/ekmeye/kurutmaya vb. götürebilmek için harcanan emekle, katılım arasında hep açık ara bir fark bulunuyor.

Milyonlarca insanla aynı sisteme tabiyiz, “mimli” (zehirli, sağlık için zararlı katkı maddeleriyle dolu, beyazlatılmış, işlenmiş, genetiğiyle oynanmış vb.) gıda yiyenlere bir şey olmuyor diyen de var. Bilmem ne markası elbette senden, benden daha hijyenik, daha doğru yöntemlerle ürün üretecek. Hem de el değmeden, diyen de. Belki de sorun buradadır, elin değmediği bir hayat düşleyebilmemizde, bu kurgunun bize daha yeğ gelmesinde. Yine de bunları anlamlandırabilmek bana daha kolay geliyor. Gıda topluluklarına katılıp bir nevi market hizmeti beklemeyi ise nereye yerleştireceğimi bilemiyorum.

Tabağımızdaki yemeğin arkasındakilere sahip çıkabildiğimizde dünyamıza da sahip çıkmış olacağız. Elbette bu kadarla sınırlı değil. Bir de işin beden sağlığı bölümü var. Zaten toplanabilecek tüm dikkatin gıdalara yönelmesinin asıl sebebi de bu. Birçok hastalığın gıdalarımızla, onların nasıl yetiştirildiği ve hazırlandığıyla olan kati ilişkisini yeni yeni çözmeye başlıyoruz. Eğer tabağımızdaki yemeği sadece tabağımızdaki yemek olarak görürsek bu ilişkiyi çok eksikli anlamış oluruz. Örneğin kimi tarım zehirleri yüzünden yakalanmış olduğumuz bir hastalık olduğunu varsayalım. Sadece yediğimiz patlıcanın sağlıklı olup olmadığı temel problemimiz olursa, bu, tarım zehirlerinin kullanılmaması için bizi harekete geçirmeye yetmez. Çünkü zaten tabağımızdaki yarım sağlığa paramızla ulaşabiliyoruz. Ve bu çözüm ne hastalığımızı iyileştirmeye yeter, ne de başkalarının hasta olmasını engeller. Perdenin arkasını, zincirin diğer halkalarını görememek, yine meyvenin yetiştiği toprağı, meyveyi sulayan eli, üzerine yağan yağmuru görmemizi engelleyen çözümlerin önümüze boca edilmesine sebep olur. Düşünce gücüyle kendini iyileştirebilir miymişsin, çaremiz, kemik suyu muymuş, et suyu muymuş, kemikler metal biriktirir, uzun süre kaynatınca suya glutamik asit salarmış. Hayvanın kemiklerinde biriken metal bizim kemiklerimizde de birikmiyor mu peki? Bu metalden sorumlu bakan kim? Vitamin c, çinko, kolajen, lactobacillus kasei, kalsiyum, Beta-glukan imiş herşeyin çaresi. Diyelim yuttuk çinko hapını, bedenimizde nereye gitmesi ve ne yapması gerektiğini gösterecek yol işaretleri yoksa ne oluyor? Biliyor mu doğru adresi? Mitili nereye atması gerektiğini? Onu değerlendirecek hücreler istifa etmişse?

Bu ve benzeri çözümler/öneriler beden sağlığını sağlama ve koruma işini de kişinin omuzlarına yıkar. Daha kötüsü bir hastalığa yakalanmak suç haline gelir. Sürekli aynı tarım zehirlerine maruz bırakılıyorum ama ne gam, eve gidip beynimi yeniden formatlarsam, bir çinko hapını mideye yuvarlarsam iyileştim demektir. Bunu beceremiyorsam, sorun bendedir. Sağlık kişisel çabaların çerçevesine tıkıldığında, bu program içindeki rolümüz yalıtılmış, boşlukta salınan bir noktaymış gibi davranmak oluyor. Tek başına yürümek zorunda bırakılıyoruz. Düşünce gücümüz ve cebimizdeki para kadar. En iç karartan kısmıysa şu, bu yol, bir gıdanın her atomunun ince ince tahlili ve anlaşılmasından, son yapılan araştırmalardan, iyi bildiğinin kötü olduğunu, aslında doğrusunun öyle değil böyle olduğunu yeniden ve yeniden keşfetmekten geçmek zorunda. Sağlığını yitirdikten sonra gelen iyi bir atom, kötü 10 atomu iyileştirmeye yine de yetmiyor.

Bedene kimi yabanıl kabilelerde olduğu gibi şöyle de bakılabilir oysa ; Marshall Sahlins bazı halklarda, örneğin Yeni Gine halkında bedenin bireyin özel malı olmadığını vurgular. Fiji halkıyla ilgili olarak da Anne Becker’ın düşüncelerini aktarır; “Beden, onu besleyen ve onunla ilgilenen mikro-topluluğun sorumluluğundadır. Becker’a göre “Sonuçta, bedenin şeklini vermek de bireyin değil topluluğun alanına girer.” Bedenin şekli, köyün ilgilenip üzerinde değerlendirmede bulunduğu bir meseledir; çünkü beden şekli, topluluğun kendi üyelerinin bakımını sağlayabilme kabiliyetini ve bireyin diğerlerine hizmet edebilme kapasitesini kodlar. Bu türden akrabalığa dayanan topluluklarda beden, toplumsal bir bedendir; diğerlerinin duygudaşlığı, ilgisi ve sorumluluğunun konusu olduğu gibi, bir karşılıklılık içinde diğerlerinin refahına da hasredilmiştir.” Yine aynı şekilde deneyimin de bireye özgü bir şey olarak görülmediğini, çok sayıda deneyimin de insanlar arasında paylaşıldığını söyler. Kendi çıkarına düşkünlük, delilik, büyücülük eseri bir şey olarak görülür veya kişinin toplumdan dışlanması, infaz edilmesi ve en azından tedavi görmesi için bir gerekçe işlevi görür. ** Doğrudur, kendimizi iyileştirebilme, daha iyi kılabilme kapasitemiz var. Zaten placebo sınıfına giren tüm ilaçların yaptığı da bu mekanizmayı çalıştırabilmek. Ama “başka bir dünya mümkün” diyebilmek ve bunun için çabalamak da aynı etkiyi yapar üstelik sadece kendimiz için değil, tüm canlılar için. Düşünce ve iyileştirme gücünü kullanmaya meyleden bir bedenin, ancak böyle bir karşılıklılık-bağımlılık-sorumluluk ilişkisi içinde yani “başka bir dünya”da ve onu hayal edip kurmaya çabalarken kalbi atar. Bedenimizi besleyen, ayakta tutan veya hasta eden herşeyin nereye bağlı olduğunu, nereden gelip nereye gittiğini görebilmek ve gerektiğinde tüm bu bağlantıları değiştirebilme iradesi göstermektir bu. En kuvvetlisinden, en aşklısından.

Hayat nedir? Leyla Erbil’in ‘Tuhaf Bir Kadın’ romanında, baba kızına hayatı anlatmaya çalışır; “…hayatın içine zurnalar, cıgaralar, buzdolabının tık tıkları, şu ses nedir, öğlende çaldığı gıygıyları Orhan Boran’ın, böbrek sancıları, tuzla içmeleri, düğünler, üseralar…(girer)” Özellikle gençken, bazen de ömür boyu, insan hayatın bunlar olabileceğini kabul etmeye direniyor. Daha kutlu, daha büyük, daha anlamlı, daha heyecanlı bir şeyler bekliyor hayattan. Anlamın hayatın gündeliğine, rutinine sığamayacağını, bir geğirme sesiyle, bir sancıyla bölünemeyeceğini, bölünmemesi gerektiğini düşünüyor.

Tamam hayatlarımız çalındı, ama hiç bu küçümsemelerin payı yok mu, o en yakın bahçeye bir türlü gidemememiz de, o bahçeyi aramayışımızda, oldurmayışımızda, herşeyin kapımıza kadar gelmesine alışmamızda? Domates yetiştirmek, yetiştirmeyi öğrenmek, toplamak, sulamak, kurutmak, tohumunu almak, toprağını beslemek bize çekici gelmiyor. Gündelik bir iş, rutin bir iş. “Önemli” bir insan olmaya yaramıyor, kariyer de yapamıyorsunuz. Gönül işi, olmadı emekli işi gibi görülüyor. Yazılacak kitaplar, delinecek dağlar, varken domates yetiştirmeyi kim ister ki? Peh. Bu bir ağaç da olabilir, dikenli bir çalı da, küçük parmak kadar bir ot da. Hiç farketmez. Ama gün geliyor hayatın bunlar olduğu, ne fazla ne eksik; toprağa basmak, kabak ekmek, domates toplamak, minicik bir çiçeği koklamak, yemek yapmak, keyifle yemek, sağlıklı olabilmek, başının üzerine bombalar düşmeden oturabilmek, ağaca sarılmak olduğu, olabileceği akla geliyor. Ne güzel olacağı, ne iyi olacağı, ne mühim olacağı akla geliyor sonra. En mühim şey buymuş, geri kalanı hikâyeymiş gibi geliyor. Gibi mi geliyor, yok canım eminim böyle olduğundan. Hayatın ilkbahar güneşinin vurduğu bir badem ağacı olduğuna bahse bile girebilirim. Çocuklara okumayı öğrenmeden önce hayatın bunlardan ibaret olduğu öğretmeliyiz belki de. Uyanmaktan, bir avuç suyla yüzünü yıkamaktan, eşelenmekten, koşmaktan, gülmekten, ağlamaktan, yemek yapmaktan ve yemekten, hediye vermek ve almaktan, oturacak gölge bir yer bulmaktan ve o gölgeyi büyütmekten yani tohum ekmekten, ahşap oymaktan, duvar örmekten, sıçmaktan ve sonra o boku çiçeğe can verecek bir gübreye dönüştürmekten, böbrek sancıları ve merhemlerden ibaret olduğunu. Hâlihazırda dalında olgunlaşmasına izin verilen özgür bir çocuksa zaten yaptığı şeylerden yani. Hani alıkonulmasa yeter. O zaman yediği, yemek istediği, hayal ettiği, ona biçim verecek, sağlıkla büyütecek domatesi kendi elleriyle yetiştirmeye ve paylaşmaya heves edebilir.

* “Bahçedeki yoldaşlar”, Rehe Char, Çeviren: İnan Mayıs Aru
http://nedircikler.com/bahcedeki-yoldaslar

** “Batının İnsan Doğası Yanılsaması”, Marshall Sahlins, Çeviren: Emine Ayhan, Bgst Yayınları