rüzgârın taşıdığı, karıncanın ektiği

Ricinus communis (Hint Yağı Ağacı, Hint Baklası)

Hiç dağda yaşamamış biri dağa çıktığını bile bilmeyebilir, kulakları çınlamasa. Kulakları ona gökyüzüne doğru yükseldiğini hatırlatmasa. Biz yükseldikçe düşen atmosferik basınç kulak zarının titremesine neden oluyor. Çınlama sesi bu basınç farkının dışavurumu. Basınç dengelenene kadar da çınlama veya patlama olarak tarif ettiğimiz durum devam ediyor. Basit bir yükseklik farkına bile böyle tepki verebilen bir bedene sahibiz. Uyurken, kalkınca, yerimizi değiştirdiğimizde, ağır bir yük kaldırırken, lezzetli bir yemek yediğimizde, güzel ve bol ışıklı bir gün geçirdiğimizde, sevmediğimiz bir ortama girdiğimizde, korktuğumuzda, sevindiğimizde ve acı çektiğimizde, bedenlerimizin kurduğu apayrı bir dil var.

Dağa taşınmak hiç zor olmadı. Bir yere yerleşmeden önce salık verilen “tanıma” sürecini ucundan kıyısından yaşamadan kendimizi dağda buluverdik. Elbette bunun bir çok sebebi var ama şu iki sebep hepsinden ağır bastı; yer değiştirdiğime bedenimin gösterdiği kesin tepki ve kuşlarıyla orman. Yaşamların, yaşamların sürdüğü mekanların, birbirine acıtıcı biçimde benzediği bir yerde yer değiştirdiğini anlamak o kadar zor ki. Gidiyorsun, gidiyorsun bitmiyor. Gözler iki şehri birbirinden ayıran şeye mercekle bakmak zorunda, onları ayıracak bir şeyler bulabilmek için. İki insanı da öyle.

Bir dağa tırmanırken ise şunlar oluyor; bitkiler değişiyor, yollar değişiyor, insanlar değişiyor, kıyafetler değişiyor, yenilenler değişiyor, ağızlar değişiyor. İnsanı bir imkânlılık sarıyor. Çaresizlik, uyum ve kabul, tırmandıkça, arkadan el sallıyor. Ki bu değişim, yolumuz eski bir zamanda buraya düşse tanık olabileceğimiz değişimin kırıntısı; kırıntıdan hediye.

En sık karşılaştığımız sorulardan biri “burada sıkılmıyor musunuz?” sorusu. Şehire 3 kilometre mesafede bir çiftlikte yaşarken de aynı soruyla karşılaşıyorduk, şimdi 30 kilometre mesafede yaşarken de aynı soruyla karşılaşıyoruz. Sıkılmak en büyük kâbus. Bildik uyarıcıların yokluğunda, insan kendiyle başbaşa kalınca keşfedebileceğine inandığı güzel bir şeyler olmalı çıkınında. İsterse şehirde yaşarken hiç gün yüzüne çıkmamış olsun bunlar ama o çıkında varlığını duyursun, kıpır kıpır. O vakit sıkılmayacağına ikna olabilir insan. Kendine baktığında gördüğüdür ya dışarıya baktığında gördüğü; kıpırdanma var ise değişir yollar, insanlar, bitkiler, kuşlar; değişebilir.

Silifke’de “köstek kesme” denilen eski bir gelenek hâlâ yaşatılıyor. Yürüme çağına gelen çocuğun iki ayağına birden bir ip bağlanıyor ve ailenin en yaşlı üyesi, çocuğun kendi ayakları üzerinde durabilmesi, hayatında herhangi bir olumsuzluğun ayaklarına bağ olmaması dilekleriyle ipi kesiyor. İp; adım atmayı, yola çıkmayı engelleyen. Hemen her yaşlı, bir çocuğun kösteğini kesmiş olmaktan ötürü övünüyor burada. Engellerin bir iple görünür hale getirilmesi ve ipin makasla kesilip atılıvermesi şiir gibi. Her yaş dönümünde yapılsa keşke. İpler değişiyor çünkü. Bir yaşında bizi bağlayan ipler bambaşkaydı.

Birbirini bulmuşların kabilesine duyurulur; köstek kesme ritüelini yaşatmalı, değil mi?

Şimdi rüzgâr esiyor. Uçmamak için ceplere taş koyduran bir rüzgâr. Bu dağla ilk karşılaşmanın hikâyesi de rüzgârla kurulmuştu. İzini timini bulamadım ama “Silifke’nin rüzgârı girdi koynuma” diye bir türkü de varmış. Bu rüzgar koynuma girse buzumu çözecek ateş bulunmaz. “Ama üzülmeyin her yağmur sonrası rüzgâr eser, hiç çamur olmaz”, diyordu buranın yerlileri, sakin bir sesle. Bu rüzgârla tanışan bir ses tıngırdamalı oysa. Yağmur bitti rüzgârı bizi çok sevindiriyor bir yandan; nasıl başa çıkacağımızı yavaş yavaş öğrendiğimiz toprak damdan içeri sızan suyu çabucak kurutuveriyor; önceki gece evde tufan kopmuş olsa bile.

Çıkınları dağıtmak, içerdekini dışarıya taşırmak istercesine esiyor, rüzgâr. “Vardır”, diyor, gürül gürül, “herkesin çıkınında bir kıpır, ayaklarını durduran bir ip.” Öte yandan kuru fasulye ayıklıyorum. Taaa Dersim’den gelmiş, dostların ektiği bir kuru fasulye bu. Pamuklu, beyaz bir çıkının içinde duruyor geldiğinden beri. Birazını başka yuvalar yedi. Azar azar aklımıza estiğinde yapıyoruz biz de. Şimdi tam zamanı; hazır, iki don sonrası ektiğimiz herşey buzdan heykellere dönmüşken. Taşlı, topraklı göndermişler de ne iyi yetmişler; çıkından, bir tohum daha çıkmasın mı, fasulyeden başka… Kıpır kıpır.

Bazen böyle böyle bir tohum bulurum, aralıkta duran bir çıkında, alır ekerim, tutar. Hint yağı ağacının (Ricinus communis) tohumu da bir çıkından çıkmıştı. Yeşerdi, soğuğu sevmedi, kurudu. Ama ne güzel yeşerdi. Ki 6000 yıl önce ekimi yapılmaya başlayıp dünyanın birçok bölgesinde doğallaşan bir Afrika, Ortadoğu bitkisidir. Akdeniz’de de biter.

Tanışıklığımız Ege’ye dayanıyor. Ege’de köstebek otu olarak bilinip ekilen bitkilerden biridir, Hint Yağı Ağacı. Rivayet odur ki köstebek bu bitkiyi sevmezmiş. Bir kaynakta da şöyle deniyor; “Bu ağacın olduğu bahçelerde köstebek ve böcekler barınamazlar.” * Bittiği bahçede köstebeklerin çaldığı yer elmaları inanmıyor buna ama böcekler inanıyor mu bilmem. Olgunlaşınca tohum kapsülünden fırlayan tohumların hemen hepsi yeşerir. Beklenmeyen misafirler elle yolunur ki bahçemizde sadece Hint Yağı Ağacı bitmesin.

Zehiriyle güzeldir. Yaprakları, özellikle tohumları zehirlidir. Risin adı verilen bu maddedeki zehirleme potansiyelinin siyanür, yılan veya akrep zehirinden daha yüksek olduğu bilgisi veriliyor. Yetişme koşullarına göre bir tohumun barındırdığı risin miktarı değişse de 3-8 tohum bir insanı öldürmeye yetiyor, elbette hayvanları da, karıncalar hariç, çünkü onlar nereyi yiyeceğini biliyor.

Tohumun “elayzom” adı verilen yağ kütlesini larvalarını beslemek için kullanan karıncalar daha sonra yuvalarını terk edip tohumu çimlenmeye bırakıyorlar. Karıncaların bu şekilde yağ kütlesi bulunduran tohumları yediği ve gömerek çimlenmesini sağladığı birçok bitki var. Hatta bu ortaklığa bir isim verilmiş; “myrmecochory” Yunanca’da “karınca” anlamına gelen myrmex ve “dağılma” anlamına gelen Korece sözcüklerin birleşmesinden oluşturulmuş bir terim bu. “Elayzom” sayesinde, aslında bitki yiyen böceklere karşı tohumu korumakla yükümlü olan dokular biyokimyasal bir dönüşümle karıncalar için besin halini almışlar. Bu bitkiler türlerini devam ettirebilmek için karıncaların ihtiyaç duyduğu besinleri ihtiva etmeye ve onların belli davranışlarını tetikleyen kokuları barındırmaya koşullanan bir evrim geçirmişler. İlgili yazıda deniyor ki; “Dünyanın her tarafındaki myrmecochore’larda görülmeleri elayzomların karıncalarda yiyecek toplamanın ötesinde davranışları uyarıyor olabileceği hipotezini akla getirmekte. Örneğin oleik asidin bazı karıncalarda mekr forez adı verilen ölü taşıma davranışını uyardığı bilinmekte. Anlaşıldığı kadarıyla bu maddeyi içeren elayzomlar da aynı nedenle (karınca yuvasına) taşınmakta.”**

Tohumundan elde edilen yağda ise zehir bulunmuyor, çünkü risin yağda çözünmüyor. Yağı tıbbi olarak ve halk hekimliğinde kullanılıyor. Bununla birlikte insanın olmadık kullanımlarına da eşlik etmiş; mahkumlar üzerinde işkence ve hayatlarına kast etme aracı olarak kullanılmış. (Küçük dozlarda kabızlık için kullanılan yağ aşırı dozlarda şiddetli ishale bağlı dehidrasyona (susuzluk) sebebiyet vererek ölüme yol açıyor.)

Soğuklama istemediğini ilkbaharda ektiğim tohumun bitmesinden anladım. Demek ki güzün de yeni baharda da eksen olur, dilersen de karıncalara ikram edersin. Sonra durur, tohumun karıncaya verdiği ilhamı düşünürsün, işkenceciye değil.

Görsel: İki tohumun arasında bir plastik parçası duruyor. Rüzgâr önünde ne duruyorsa onu taşıyor.

Kaynaklar;
* http://dergipark.gov.tr/download/article-file/154146
** https://www.cumhuriyetarsivi.com/katalog/4199/sayfa/1990/11/10/12.xhtml

https://www.kew.org/blogs/archived-blogs/ants-constipation-murder-and-seeds-ricinus-communis
(Bu bağlantıda tohumun içindeki bitki taslağı görülebilir.)
https://www.cabi.org/isc/datasheet/47618