peki parasıylan da mı değil?

Kuyu hakkında düşünmeye devam

Bir kere tam bir kuyu değildi. Aslında buralıların deyişiyle saya* açılmış bir sarnıçtı. Bu yörenin sarnıçları yere çok büyük çukurlar açılıp üzerinin yine taş bloklarla kapatılması, yer yüzeyinin hemen üstünde de, suyun, cazibesiyle akıp sarnıçta birikmesini sağlayan deliklerden müteşekkil. Koca bir kireç kayasına sarnıç yapmak zor bir iş gibi görünebilir ama günyüzü görmemiş kireç kayalarını işlemenin ne kadar kolay olduğunu görünce yapılabilir geliyor. Elbette elbirliğiyle yapıldığını da unutmadan. Belki Olba’nın köleleri, belki bir ailenin 10 çocuğu, belki köyün insanları yaptı.

Sarnıç 30, bilemedin 60 yıl önce yıkılmış. Hazine için yıkılmış olma ihtimali yüksek olmakla birlikte bilinmez. Bilinmez çünkü gerçek nedeninin ne olduğunu köylü içinden bilir, içinden temrin eder ama yabancıya söylemez. Çok kişinin yaptığını bir kişi yıkmıştır. Herkes kim olduğunu bilir. Halbuki suçlar çoktan eskimiş, zaman aşımına uğramış, ak saçlı dedelere bakıyoruz. Suçlar bile yabancılarla paylaşılmaz.

Bize önce nasıl bir sarnıçtan kuyuya belki de kuyumsuya dönüştüğünü öğretti kuyumuz. 7 metre derinliğinde 10 metre genişliğinde bir delik. Bölgenin tanınmış obrukları Cennet Cehennem’in veya Aşağı Dünya Obruğu’nun yanından geçemese bile benim için çok büyük. Onunla çözülemeyen ve bazen de çözülmemesi gereken bir paradoksla ilişki kurar gibi ilişki kuruyorum. Şubat’ın 2019’unda bloga bıraktığım “Kükreyen Yılan” yazısı üzerine düşünürken de gündemimdi şimdi de gündemim. Tüm bunlarla birlikte veya belki herşeyden önce yağmur suyu biriktirebilme ihtimalimizdi. Tadilat bekleyen duvarlarıyla. Yaklaşık 200 ton su alabilecek bir kuyuyu sırtlanmak kolay değil. Çok şey düşündük, çok. o kadar çok ki abov. Yazmaya kalksam sıkılırım. Ama aslında bunları da anlatmak lazım, sıkmadan. Şimdilik ben beceremiyorum. Ustalı, çıraklı, akıl verenli, akıl soranlı bir kuyuya düşüp durduk. Her seferinde ayın yansımasını ay sandığımız sonucuna vardık durduk. Öyle ki bir öneriyi daha kaldırabileceğimden emin değilim. Bir de tutulmamış sözler var; “Ya burayı hallederiz, 3-5 kişi gelip.” Böyle birşey beklemesem de beklemenin hiç garip kaçmayacağı bir zamana doğmuş olmak isterdim.

Peki parasıylan da mı değil? Değil. Paradoks tam da burada belki de; herşey parasıyla olduğunda paranın satın alabileceği hiçbir şey kalmıyor. Yavaş yavaş, hissettirmeden. Ta ki o istiflenen paranın “iyi” bir şey satın almaya yetmeyeceğinin görüldüğü yere kadar. Orada ne oluyor? Tam da oradayız, dikkatle bakıyorum.

Al takke ver külah derken “bir kuyudan baktım dünyaya” yazısında birazcık çıtlatmış olduğum noktaya geldik gayrı. Burası A noktası ama. Daha B’ye gidilecek. Daha doğrusu sürekli A ile B noktası arasında gidip geliyoruz. Çünkü öncelikle ustalar yok. “Kuyu ustası”. Gerçi kuyu ustası duvar da örüyor ama duvar ören kuyu öremeyebiliyor. Bu yüzden kuyu ustası. Alayı yaşlanmış, taş işi; artık ve haliyle zor geliyor. Orta yaş ve gençlerde ise sondaj kuyusu yaptırmak veya plastik su deposu almak varken bu kuyunun yaşamasına el verme gibi bir niyet hiç yok. Bırakın “el atın” demeyi daha bu anti-niyeti aşabilmiş değiliz. Bu iş sebebiyle yapılan her buluşma “siz deli misiniz veya anlaşılan harcayacak paranız çok fantezi yapıyorsunuz ” imalı bakışlarla son buluyor. Deliyiz evet. Nasıl yeğ, anlatamam. Gerçekten anlatamam. Keşke anlatabilsem; bahçenin altından geçen suyun benim olmadığını veya ölünce arkamda 30 tonluk bir su deposu bırakmak istemediğimi. Bunları düşününce ve düşünebildiğini beyan edince de paralı sanılıyorsun. Fiyat artıyor. Benim aklıma bu düşünceleri kim koydu? Bir paradoks da burada; normalde düşünmeye ne zamanı ne hakkı olanların bir yerlerden, bir şekilde bir zaman ve hak edinmiş olmasında. Neredeyse bir sapma gibi. Artık başka kuralları olan bir dünyada yaşıyor ve şu gerçek denilene ayak uyduramıyoruz.

Zamanında sondaj üzerine de düşünmek durumunda kalmış hatta bir arazide bu şekilde su çıkarıp çıkaramayacağımıza baktırmıştık. Bir jeoloji mühendisi gelip elindeki aletle yeraltının katmanlarına, suyun nereye bulunabileceğine dair bilgi vermişti bize. Parayla. Hamdık, düşüncesizdik, daldık. Neyse ki böyle bir yükle yaşamamız gerekmeden uyandık. İnsanın iyice bakınca göremeyeceği bir şey de değil zaten.

Su deposu desen, kocaman 200 kiloluk birşey. Zaten taşınırken bir kamyon bir de vinç gerekiyor. Evet sorduk, soruyoruz ama hiç plastik bir deponun içine düştüğümüzü hayal etmedik, edemedik. Lakin gerçekten küçük imkanlarla hareket eden için düzenin vaaz ettiği, seni ittirdiği yer sondaj kuyusu veya plastik depo veya hiç uğraşmayacaksın bu kuyuyla, çağıracaksın bir Beko geniş ama derin olmayan bir havuz açtırıp içine attın mı brandayı tamam. Sondaj kuyusu VİP. Plastik depo da öyle ama kuyu kadar değil. Brandalı havuz ise avam. Çünkü bir takım siyasi ilişkileri kullanarak Bekoyu, ihtiyaç varsa kumu para vermeden getirtebiliyorlar. Halbuki taş buranın bedava malzemesi. Taşlar kendi kendine üstüste dizilse sorun yok, işin içine insan girdi mi o parayla. Yardımla, takasla, destekle değil artık. Böylece, taş işi; bir zamanların gündelik işi, olmazsa olmazı ayrıcalığa dönüşüyor. Ayrıcalığa dönüştükçe de ustaları azalıyor, kayboluyor.

Neden bu kadar çok düşüyorum ki bu kuyuya? Bir pirüpak olanı yapma baskısı mı bu? Getirtsem Beko’yu, çeksem brandayı, hıııı? Herkes düşündüğü gibi yaşayabilir mi, isterse? Pirüpak olma yükü neden kaldıramayacak olanların sırtına yükleniyor en çok? Veya onlar mı bu yük altında daha çok eziliyor? Sözün özü yolum sık sık öldürme ve yok etmeyle kesişiyor. Veya daha yakın gelecek bir söyleyişle diyecek olursam ‘yaptıklarımızın maliyeti’yle. Horosan harcıyla çimentonun ilişkisine uğruyorum sonra, duramayıp hayvanları evcilleştirmekle yerleşik olabilmenin bağına kadar dalıyorum. Demiştim kuyu derin diye.

Sonunda dibine vardım. Kuyunun başında duran birileri hemen altındakine, o da altındakine bir taş veriyor. Bir taş veya duvar ustası bize hem işi öğretiyor hem de birlikte örüyoruz duvarı. Birkaç kişi harç karıp aşağı gönderiyor. Böyle bir işbirliğinde harcın veya malzemenin ne olduğu artık hiç önemli değildir. Çünkü bir iki kişinin dünyayı incitmemeyi düşünmesiyle 5-10 kişinin düşünmesi arasında kocaman bir fark var. Elbette olabilecek en doğru malzeme seçilecektir.

Her yere kollarını uzatabilen, birleşip ayrılabilen bir beceri organizması yani. Her daim hizmet vermek amacıyla birleşmiş değil, aynı kişilerden oluşmuş değil. Bileşenleri değişen ve yaptıkları işi öğreterek hareket eden bir organizma. Daha derine indikçe böyle kimi hazineler de bulunuyor kuyunun dibinde. Sarnıcı bozanların göremediği bir hazine.

Sanırım bazı yolları açmak, bu yollarda bıkmadan yürümekle mümkün. Hem kendim hem de bu yola sapmayı düşünebilecek başkaları için.

*Say: çooook büyük kireç kayası

Not: bütün bunları yaklaşık 1 haftadır bulunduğumuz dağı inleten bir sondaj kuyusu açma girişiminin sesi eşliğinde yazdım. Gecenin karanlık ve sessizliğinde başka bir boyuttan dünyaya giren canavarların gürültüsü yankılanıyor.