ışığa doğru büyümek

Bir bebek idim, doğmak zor idi. Işığa gözlerini açamamak ve ciğere çekilen ilk nefesle basılan çığlık doğmanın da sancılı bir iş olduğunu gösteriyor. Ucunda ışık olan döl yatağına girerken seni nasıl bir şey beklediğini de bilmiyorsun. Ne de kulağına fısıldayan var; “Sen de gelsene, burası çok güzel” Bildiğin tek şey karanlıktı ve o karanlığın dibinde öyle bir hayat parıldıyor ki bakamıyorsun. Işık, karanlıkta. Sonra kıça bir şaplak ve soluk. Ciğerlerini yaka yaka içine dolan oksijen. İlk eylemindi bu. Nefes almak. Kendine nasıl gelebileceğini, kendini nasıl bulabileceğini böylelikle öğrendin. Unutma.

Azıcık gözlerini açtın sonra. Işık neredeyse nefesini kesecekti, farkeden oldu mu bilmem. Hemencecik kapadın perdeleri. Sonra tekrar ve tekrar denedin. Bütün gerçek anlamıyla birden, gözlerinin önüne renklerin oynaştığı billur bir dünya serildi. Görebilecek gözlerin vardı, görmeyi seçtin. Soluduğun ciğerlerini, gördüğün gözlerini yaksa da. Kapatma.

Bitkiler de ışığa doğru büyüyor. Belki bizden tek farkları ışığı görünce gözlerini kamaştırmamaları, ona doğru koşar adım gitmeleri hatta. Küçücük bir bahçede kendi yiyeceğini yetiştiren Nazel Teyze’nin domateslerine göz koymuştum. Belli ki farklı bir cinsti. Bellerine bağlanan iplere sarınıp alabildiğine uzuyor, her dalda küçücük, lezzetlimi lezzetli domatesler veriyorlardı. Tohumlar fidelendikten sonra benim payıma da 5-10 fide düşmüştü.  Alıp fideleri, büyük bir hevesle bahçeye koştum. Büyüdüler ve bildiğimiz yer domatesi oldu her biri. Bu manzara karşısında Nazel Teyze’nin bahçesini yeniden düşündüm. Domates fidelerine vuracak güneşi kapan, koca yapraklı Yeni Dünya, Portakal ve Limon ağaçları, gözümün önünde boylarına boy katarak uzayıverdi birden. Gördüğüm eksiksiz bir ışık koşusuydu. Domateslerin güneşi görebilmek için kat ettikleri mesafe yaklaşık 2 metreydi.

Bitkilerin ışıgı algılamalarını sağlayanın, “fitokrom” adı verilen bir protein ailesi olduğu düşünülüyor. Yeterince besin deposu olmayan küçük tohumlar gölgede veya toprağın çok altında kaldılarsa çimlenmemeyi tercih ediyorlar. Çünkü ışığı görmeleri epeyi uzun sürebilir ve görene kadar da çıkındaki tüm yiyecek bitmiş olabilir. Gölgeye toleranslı bitkiler de genelde daha çabuk büyüyenler, mesela İğde Ağacı gibi. 3 senede boylanıyor İğde, yerini sevdiyse 6 senede ufka bakıp güneşiyle kucaklaşabilir.

Bir tohum, isterse, toprağın altında, doğmasının daha uygun olacağını düşündüğü başka baharları bekleyebilir. Tohumların bünyesinde iki ayrık bulunmuş. Biri uyu derken biri doğ diye fısıldayan. Deniyor ki; “Hormon taşınımı yoluyla birbirleri ile iletişim hâlinde olan bu iki tür hücre grubu, hareket edip etmemeye karar verme anında bizim beynimizde işleyen mekanizmayı andırıyor.” * Tohum uyusam mı, doğsam mı derken karşılaşmamız gecikmesin diye bir sıcağa bir soğuga taşıyoruz ya onu, “soğuk katlama” diyoruz adına da. Bilim insanları laboratuvarlarında görmüşler ki bahçevanlar biliyor bu işi.

İnsanın da ışıkla macerası bir ömür sürüyor. Uzun süre karanlıkta yaşayan insanlarda – örneğin Antartika da, 2 ay süren tam karanlık dönemde- T3 sendromu adı verilen bir hastalık gelişiyor. Hastalığın belirtisi unutkanlık. İnsanlar kendilerini sürekli aynı hareketi yaptıkları bir döngünün içinde bulabiliyorlar. Ayakkabılarını ters giyip dışarı doğru çıkmaya yeltenirken, ters giyildiğinin farkedilmesi, düzeltmek için geri dönme, tekrar ters giyme, tekrar dönme …. gibi. ** Veya şehir hastalığı “D vitamini eksikliği.” Cıbıldanıp güneşe doğru koşmadıkça geçmeyen. Kapalı kapıların  insana neler yaptığı saymakla bitmez.

Ursula K. Le Guin, Anlatış kitabına Hint destanı Mahabharata’dan alınmış bir sözle başlıyor. ” İlk hatamı doğduğum gün yaptım, ondan beridir bilgeliği bu yolla arıyorum. ” Doğmanın bir hatayla, hatanın güzellikle -çünkü dünya o kadar güzel ki-  bilgelikle ve hatta ölümle birbirine bağlanması insana doğmak ve ölmek için ve yeniden doğmak için cesaret veriyor.

Bab’aziz filminde de öleceği yere doğru yolculuğa çıkan dede, onun için üzülen torununa şu hikayeyi anlatıyor;

“Eğer bebeğe zifiri karanlıkta
Anne karnında şöyle denseydi:
“Dışarıda ışığın dünyası var,
yüksek dağları,
muntazam denizleri,
engebeli düzlükleri,
çiçek açan muhteşem bahçeleri,
nehirleri,
yıldızlarla dolu seması
ve parlayan güneşiyle…
Ve sen tüm bu ihtişama rağmen,
Burada karanlıklar arasındasın… “
Doğmamış sabî,
Bu ihtişam hakkında hiçbirşey bilmez,
Ve hiçbirine inanmazdı.
Tıpkı bizim ölümle karşılaşmamız gibi.” (2)

Hayat da ölüm de doğmakla başlamaz nefes almakla ve yüzümüze vuran ışıkla başlar. Ve sanki yeniden doğduğumuz her anda bu ikisinin parmağı vardır. Alınan geniş bir soluktur, yeniden başlamak ve başlamak. Ve tıpkı ilk keresinde olduğu gibi ciğerlerimizi yakar. İçimizde yanan bir ışıktır, üşüyen ellerimizi ısıtır. Bir kere doğduk mu, görmeyi ve soluk almayı unutmadıysak, tekrar doğmak için de can atarız.

Yeşerecek tohumlara.

Görsel: İt soğanı (Allium scorodoprasum) çiçek zarı

* https://bilimfili.com/tohumun-cimlenme-karari-almasini-saglayan-hucre-grubu-bulundu
**  Antarctica: A Year on Ice adlı belgesel.
(1) Bir filmden: Bab’aziz