gerçek bir insan

İnsanlık tarihinin en eski metinlerinden biri Gılgamış Destanı. 4000 yıldan eski olan ve henüz tümüyle açığa çıkmamış bu metinde Uruk kralı Gılgamış’ın dizginsiz gücünden rahatsız olan tanrılar onu dize getirecek bir kahraman yaratırlar “Enkidu”. Enkidu şehir yaşamının dışında kalmış bir hayvansı olarak tasvir edilir. Gılgamış’ın Enkidu’yu getirmek için görevlendirdiği Şamhat’ın amacı bu hayvansı güdüleri evcilleştirmek ve onu Gılgamış’a, yani şehre götürmektir; Şehirde; “insanlar becerilerine uygun işlerle uğraşırken, sen de gerçek bir insan gibi kendine bir yer edineceksin.” der, Şamhat.

Destanın yeni buluşmuş tabletlerini yorumlayan Sophus Helle şöyle diyor; “Babilliler için ‘insanlık’, toplum aracılığıyla tanımlanıyordu. ‘İnsan olmak’ açık biçimde bir toplumsal ilişki haliydi. Üstelik herhangi bir toplum değil, sizi “gerçek bir insan” yapan şey şehirlerdeki sosyal hayattı. Babil kültürü tam anlamıyla bir kent kültürüydü. Uruk, Babil veya Ur gibi şehirler, medeniyetin yapı taşlarıydı ve şehir surlarının dışındaki dünya, tehlikeli ve kültürden yoksun bir toprak parçası olarak görülüyordu.”

Şehirlinin  “vahşi içgüdülerle” başetme yöntemi onu evcilleştirmekken avcı topluluklar için sorun bu vahşiliği hayvanlarla paylaşmaktı diyor, Campbell. Bunun için hem tehlike hem de beslenme kaynağı olan hayvanlarla ritüelleri aracılığıyla özdeşleştiler. Ve bu özdeşleşme bizim bilincimizde de hala yeri olan  yarı insan yarı hayvan figürleri yarattı. “Hayvanlar insanların yetiştiricileri oldular. Tam anlamıyla taklit eylemleri aracılığıyla – bugün ancak çocukların oyun alanlarında (ya da akıl hastanesinde görüldüğü gibi)- insan egosunun etkili bir sönümü gerçekleştirildi ve toplum birleştirici bir örgütlenmeye ulaştı.” Aynı şekilde bitkilerle beslenen kabileler de bitkilere bağlandı. “ekim ve biçim yaşam ayinleri insanın rahme düşmesi, doğumu ve yetişkinliğe ilerleyişiyle özdeşleşti.” İlk gençlikte tuttuğum defterlerin bir kenarına yazdığım sözlerden biriydi; “Başaklar olgunken eğilir” Kim söylemiş veya söz tam olarak böyle miydi, ne anladım, gözümün önüne nenemin buğdayları geldi mi hatırlamıyorum ama insanla buğdayın bir aradalığıydı işte. İnsan başı da başak başı gibidir, tanelerin içi doldukça eğilir. Veya “İlahi” şiirinde başka bir yerden tutuyor buğday saplarını Mahmud Derviş;

“Sözcüklerim
Yeryüzü olduğu gün
Bir dost oldum buğday saplarına.”

Çeşit çeşit buğday sapına dost olmak daha kolaydı. Ama bir biçimde, bir verimde, bir boyda buğday saplarına dost olmak bile kolay değil. Buğdayla, Enkidu, bitkilerle hayvanlar aynı evcilleştirme sürecine maruz kaldı çünkü. Buğday, erken çimlenen, geç çimlenen, çimlenmesini erteleyen, iri taneli, küçük taneli olarak elele biterken insan yavrusunun erginleşmesi gibiydi hali. Kiminin başı erken dolarken, kiminin başı geç doluyordu, kimi ise doğmuyordu bile. Şimdi buğday gibi insan yavrularının da tek bir forma sığması bekleniyor. Gözümün önünde o forma sığdırılmaya çalışılan çocuklar büyüyor. Ayakları, elleri, kafaları fırlıyor dışarı. İlk zamanlar canhıraş mücadele ediyorlar sığmamak için. Sonra gün be gün soluyorlar. Rivayet odur ki büyü işlerine hakim olanlar bir çeşit insan yaratabilirmiş. Tam anlamıyla bir insan olmazmış da donuk bir varlığa sahip olurmuş bu yaratık. Yaratığın alnına “Emet” (Hakikat) yazılmalıymış, onu öldürmek istersek de baştaki “E” harfini silmemiz yeterliymiş. Böylece geriye ölüm anlamına gelen “met” sözcüğü kalırmış. Zombiler yaratabilme kapasitesine sahibiz.

Bu düşüncelerle yatıp sabah her yerin şehir olduğu duygusuyla uyandım. Bazen çok cesaretli olduğum anlarda insanlara şehirden çıkabilmek için sebep ve yol yaratmaya çalışırken, şevkim kırıldığında şehirden kaçış olmadığına varıyorum. Burada sabah çiğine uyanan ayaklar, Aksıfat kanyonunun buz gibi suyuyla yüzünü yıkayan yüzler, birbirini tanıyan küçük bir topluluğun içinde doğmuş büyümüş hayatlar arasındayım. Bunlardan biri, komşusu bahçede banyo yaptığı için jandarmayı çağırıyor, başka biri cep telefonundan başını kaldırmıyor, bir diğeri keçilerini güdüp akşam televizyon dizisinin başına oturuyor, ötekisi ziraatçinin getireceği alım garantili domates fidelerini bekliyor, beriki buğdayının dibine attığı bilmemkaç çuval yapay gübreyle övünüyor. Şehrin esaret zincirleri o kadar uzun ki.

Surların dışında kalmış Enkidu iken, şehrin başlarını okşadığı hizmetlilere dönüştüler.  Yeryüzüyle birlikte toplumsal denetimin kurbanı oldu sözcükleri. Bir hayvan olmakta hiçbir sorun yok. Hayvan hayvanlığından çıkarılmadığı sürece. Hayvan olmak o kadar şefkatle, sevgiyle, yaşamakla ilgili bir şey ki; öldürmek eylemi, yaşamın akışı içerisinde kendi dizgeleri olan bir oluvermedir. Ne meşru kılınır ne de tam tersi cezalandırılır. Çünkü her seferinde dengedir adaleti. O dizginlenmesi gereken vahşi güdüler tanrıların, şehrin insanı Gılgamış’a bakınca gördüğüydü. Şamhat’ın evcilleştirdiği  Enkidu’yla arkadaş olduğunda bile kibirinden vazgeçmedi Gılgamış, artık karşısında onu yetiştirecek bir hayvan da yoktu çünkü. Kendi egosunun batağından kurtulamadığı gibi, ölümsüzlüğü aramak için çıktığı yolculukta ölümsüzlük otunu bir hayvana (yılana) kaptırıverdi.

İlişki kurmayı, sosyalleşmeyi her seferinde insan topluluklarının içinde başlayıp biten bir dizi olarak tanımlıyoruz. Asosyal veya deli olmamak insan toplumuna uyum gösterme mekanizmalarımızın ne kadar gelişmiş olduğuyla ilgili. Toplumun uyum tanımı sürekli değişse ve bir süre sonra gösterilen uyum sizi bir normopata çevirse dahi buna “esneklik” deniyor. Sağlıklı ilişkiler kurmamız gereken şirketler, aileler, devlet kurumları, öğrenmemiz gereken görgü kuralları var; nerede ne denir, nasıl denir, ne giyilir, nasıl içilir, nasıl eğlenilir, ne öğrenilir, nasıl rekabet edilir, nasıl savaşılır, nasıl ölünür, nasıl yaşanır. Bu uyum anlayışının birazcığı bile dünyayı paylaştığımız başka varlıklarla birlikte nasıl yaşayacağımızla ilgili değil. Bitkilerle, hayvanlarla, dağlarla, denizler, okyanuslar, nehirlerle. Çünkü “canlı” değiller. Bizim bilimsel olarak bile yanlış canlılık tanımlarımız içinde bir ölü kadar “cansız” da değiller. Ölünün bir zamanlar bir hayatı vardı. Bir dağ ise o kadarcık olsun hayatla ilgili görülemiyor. Kapalı bir kutu, kapalı bir devre içinde olup bitiveriyor her şey. Bütün elektirik yüküyle kutunun damına düşen bir yıldırımın şiddetini boşaltacak hiçbir şey yok dolayısıyla; kutunun içinde bir bomba olarak, bir silah olarak patlıyor o da.

Şehir, sunduğu, başka hiçbir varlığa yer vermeyen veya ancak park ve bahçeler müdürlüğü, hayvanat bahçeleri kadar yer veren imkanlarıyla, eğlenceleri, soluk aldırmayan uyarıları ve ayartılarıyla bir kere beslenmeye başladı mı, kaybettiği tanrısıyla yüzleşmek isteyen bir avuç insan dışında hiç kimseye kendi ışıkları dışında bir hayat sunmuyor. O bir avuca da zoruncak, ittire, kaktıra. Şu dağın kurdunu, kaplanını, ayısını geri verebilecek mi şehir? Sadece kendine sarılan insan hayatı, rehberlerimizi, yetiştiricilerimizi yoketmekten vazgeçecek mi? Sarnıçtan su taşırken veya çeşmeyi her açtığımda yağan yağmurun kaç şehirin üzerinden geçtiğini, neler gördüğünü ve bize ne yağdığını düşünüyorum. Şehirde çeşmeyi açanlar da yağmurun üzerinden geçtiği kırları düşünüyor mu? Kurdun hayaleti akıyor mu çeşmelerden?

Kaynaklar ve ilham verenler;
https://www.gazeteduvar.com.tr/kultur-sanat/2019/02/21/tanrilar-ve-hayvanlar-arasinda-gilgamis-destaninda-insan-olmak
“Kahramanın Sonsuz Yolculuğu”, Josebh Campbell, Kabalcı Yayıncılık, 2013
“Düşsel Varlıklar Kitabı”, J. L. Borges, Mitos Yayıncılık, Çeviren: Bora Komçez
http://nedircikler.com/layla-ve-baykusun-gozleri-ekopsikoloji-ve-insan-olmak