buğday saplarının şiiri

Önce babaanneme sonra halama sonra da bana geçti bu ‘Cimem’. Bu sene kaybettiğimiz sevgili halamın tabağı. Beni Antakya’ya bağlayan en sağlam, en renkli iplerden biriydi Halam. Gülüş, iyilik ve sapasağlam bir duruştu. Ardında bıraktığı onca anının yanına buğday saplarının şiiri de eklendi. Gözüm gibi bakacağım.

Orakla biçilen buğday saplarının yine bitkilerle boyanarak örülmesiyle icra edilen bir sanat bu. Kenarları yukarıya doğru eğimli olan tabaklara cimem denirken, düz olanlara tıbak denir. Antakya’nın farklı bölgelerinde Tıbayka, sayni, sini adları da kullanılır. Çocukken köye gittiğimizde bu tıbakların üzerinde yemek yerdik. Sofra kaldırılınca nenem avluda çırpıp asıverirdi tıbağı duvara. Tıpkı bir kaleydoskop gibi renkli ve çiçek desenleri ile süslü kocaman tabaklarda ekmeğini bölüşmeyi bir hayal edin. Şenlikti tastamam. Annem diyor ki “şimdi bugday sapı bulsam hemen örerim sana”. O kadar çok işlemiş ki gençliğinde. Bahçede yetişen ceviz, badem, üzüm -kurusu- ve belben (incirle yapılan bir çeşit pestil), cimemlerin içine konularak getirilirmiş sofraya. Sonra “istersen üstünde sebze, meyve de kurutursun” diyor. “Hava aldığı için çok güzel kurur. İşin bitince yıkayıp asarsın hiçbir şey olmaz.” Keşke insan aynı anda birden çok yerde olabilse, cimem, tıbak örmeyi öğrenmek için can atıyorum nicedir. Ama bu istek yetmiyor bir de buğdayı orakla biçen bir yetiştirici bulmak veya ekmek gerek. Zaten Cimem ören kalmadı, tıbak örenlerse artık renkli naylon ipler kullanıyor. Çok az da olsa bu geleneksel sanatı hâlâ buğday saplarıyla yapanlar var. Antakya’nın Uzun çarşı’sına yolu düşenler görebilirler.