bitkileri öğrenmek

15 Şubat Cumartesi 2020’de Kültürhane’de gerçekleştirdiğimiz söyleşiyi iki bölüm halinde yaptık. 2. bölümün metni “Bahçenin Gerçeği” yazısında bulunuyor. Buraya ilk bölümün metnini ekliyorum. Video kayıtları da iki bölüm halinde izlenebilir;

https://www.facebook.com/kulturhanemersin/videos/127269855275435/

https://www.facebook.com/kulturhanemersin/videos/488100521795222/

Merhaba. katılımınız için sizlere ve söyleyeceklerimi dinlenmeye değer bulup beni tekrar davet eden Kültürhane’ye ve Çitta’ya çok teşekkür ederim. Bu söyleşiye “bitkileri öğrenmek” adında iddialı bir başlık koyduk ama burada sadece öğrenme sürecinin benim işimi kolaylaştıran yollarından bahsedecek ve anahtar olarak gördüğüm kimi başlıkların, gözlemlerin sizlerin de işine yaramasını umut edeceğim. Söyleşiyi 1’er saatlik iki bölüm halinde yaparız diye düşündüm. İlk bölümde dışımızda uzanan şehirle, bitkilerin şehirdeki varlığı, onlarla karşılaşma ihtimallerimiz ve yabanın geleceğinin şehirle hangi noktalarda kesiştiği, bu kesişmenin nelere sebep olduğu üzerine genel bir çerçeve çizmeye çalışacağım. İkinci bölümde ise bitkileri öğrenme sürecini kolaylaştıracak yöntemlerden bahsedeceğim. Toplamda ne kadar zamanımızı alacak kestiremiyorum eğer gevezeliğimiz uzun sürerse 2. bölüm için daha sonra tekrar buluşabiliriz.

Ben yabanda yaşıyorum, yabanda yaşarken bir bitkiyi merak etmek, araştırmak, öğrenmek kolay; çünkü onlarla çevriliyim. Günlük uğraşım, aynı zamanda yiyeceğim, merhemim, damım, kaşığım, sandalyem, masam, rehberim onlar. Barınaktan başımı çıkardığım anda ilk karşıma çıkan şey görece kuralsız bir ortamda, orada, burada, şurada yaşayan bitkiler. Ve zaten yaşadığım mekanı değiştirmemin, kendimi tersine bir göç içinde bulmamın bir sebebi de yabana duyduğum ilgi ve bitkilerle ilişkilerimi aracısız düzenleme/kurma isteğiydi. Yaban derken buna içimdeki yabanı da dahil ediyorum. Çok derinlerde kalmış sezgilerin, duyguların, gücün de açığa çıkabilmesi için gerekli gördüğüm bir kuralsızlık mekanı yaban. Kıra taşınmaya karar verirken bugün hazırcevap bir biçimde sıraladığım bu sebepler ve sonuçlar bu kadar belirgin değildi benim için ama yaban onların berraklaşmasını da sağladı.

Bunların yanında konfor ve ihtiyaç tanımları içine tıkıştırılmış birçok şeyden vazgeçerek bir mesaiye tabi olmadan hayatımı devam ettirebiliyorum şimdilik. Bu da bana bitkilerin peşinden gidebilmek için gerekli olan zamanı veriyor. Ancak benzer motivasyonlarla Türkiye’nin birçok yerinde gerçekleşen bu küçük tersine göçler büyük tabloyu değiştirmeye yetmiyor. 2017 verilerine göre 1960 yılında Türkiye’de nüfusun, %32’si kentlerde yaşarken, 2016 yılında bu oran %74 oldu. Bu şu anlama gelir; kırlar acı verici bir yapılaşma tehdidi altında aynı zamanda nüfusunu kaybediyor. Kentlerin içinde kalan doğal alanlar da öyle. Kaynakların üçte ikisinden fazlasını tüketen şehirler sadece tüketici olmakla kalmayıp çevrelerinde bulunan verimli havzaları insanı ve toprağıyla birlikte yok ediyor. Bu tabloyu değiştirmenin yolunun, kendine yetebilir şehirler tasarlanmasından geçtiğini düşünenler var. Ancak şu anda bu tasarıdan bile çok çok uzağız. O halde şehirde yaşayan biri bu manzara içinde bitkilerle nasıl ilişki kurabilir ve kurmak ister mi, onlarla nerelerde ve nasıl karşılaşır, neden kim olduklarını merak eder veya eder mi?

Kendi deneyimlerimden yola çıkarak şehirde bitkilerle karşılaşma ihtimallerini bazı başlıklar altında toparladım, biraz da bu başlıklar hakkında düşündüklerimden bahsedeceğim;

1) Besin olarak bitkiler

Hayatımızı sürdürebilmek için bitkilere göbekten bağlıyız. Artık gıda güvenliğini tartıştığımıza göre bitkilerle yolumuz çok daha büyük bir aciliyetle kesişiyor. Nerede kesişiyor bu yol; pazarlarda, manavlarda ve marketlerde. Yenilebilir birçok yaban bitkisinden yoksun bir soframız var, Birbirini besleyen üretici davranışı, tüketici talebi yaban bitkilerinin ve yerel türlerin ekim alanlarını daraltmaya devam ediyor. Bununla birlikte gıda bitkileri yüzyıllardır insanların kontrolünde ekilen, biçilen kültür bitkileri. Dolayısıyla bitkiler aleminin çok küçük bir bölümünü oluşturuyorlar.

2) Peyzaj

Balkonlar, parklar, terk edilmiş veya boş araziler, refüjler ve göbekler, arka bahçeler, bahçeli evler, şehrin içinde kalmış tarım alanları, varsa şehir bostanları, üniversite kampüsleri, askeri alanlar, botanik bahçeleri vb. bitkilerle karşılaşabileceğimiz diğer mekanlar. Peyzaj alanları genellikle sürekli bakıma ihtiyaç duyacak biçimde, tek yıllık, su ihtiyacı fazla, doğal yayılışı olmayan bitkilerle düzenleniyor. Birçok şehir bitkilerle insanların dolayısıyla hayvanların sağlıklı karşılaşmalar yaşayabileceği alanlardan yoksun.

3) Sağlık (Sağlıklı olmamıza yardımcı olan bitkiler)

Bu başlık çok geniş, sonuçta yediğimiz herşey bu kapsamda değerlendirilebilir. Ancak sağlık hakkımızın da gaspedildiğini düşünürsek tıbbi olarak yararlandığımız bitkiler ayrıca konuşmamız gereken bir başlık haline geldi. Yağlar, tentürler, bitki suları, bu bitkilerle yapılmış destekleyici ilaçlar spor salonlarında, eczanelerde, internet sitelerinde, aktarlarda, market raflarında bile satılıyor artık. Hemen her gün hangi tıbbi bitkiyi tüketirsek mucizevi bir şekilde iyileşebileceğimize veya sağlıklı olabileceğimize dair verilerle donatılıyoruz.

Ivan Illich “Sağlığın Gaspı” kitabında bir mahallede ambulans sesleri duyulmaya başladığında orada karşılıklı yardımlaşmaya, bakıma, şefkate dayalı bağlar çöker” diyordu. Böylece bu bağların yerini ücretli veya ücretsiz, kaliteli veya kalitesiz tıbbi bakım/uzmanlık alır. Bu örnekte mahalle yerine ormanı, tıbbi bakım/uzmanlık yerine de tarım zehirlerini, yabay gübreleri üreten onlarca şirketi yerleştirebiliriz. Aslında bitkilerin bu konuda bize yapabileceği tek rehberlik, mucizenin tek başına bir parçada değil bir bağda, bir döngüde aranabileceğidir belki. Ormanda yaşayan bir bitkinin bir tarla bitkisinden sağlıklı olmasının sebebi ormandır. O işleyişte, alıp verme, birbirinin varlığını görme, birbirini destekleme, birlikte varolma, varolmayı öğrenmeye çalışma halindedir mucize. Yani edinebileceğimiz hiçbir ilaç/reçete/seçenek bu çöken bağlara rağmen bizi iyileştirme gücüne sahip değildir.

4) Şehir dışı, şehrin sınırları
Tatiller, eğer yapılıyorsa kır ziyaretleri, yürüyüşler, belki aileden kalma bir tarla, köy evi ve bunların işlenmesi, ziyaret edilmesi, yayla turizmi ve bu başlıklar altında değerlendirilebilecek çeşitli etkinlikler bitkilerle karşılaştığımız diğer mekanlar olabilir. Şehrin sınırları şehre hücum etmeyi bekleyen bitkilerle dolu, kısmen tarım zehirlerinden uzakta, çoğunlukla işlenmeyen, yatırımlık olarak el altında tutulan alanlardır çoğunlukla. Bir zamanlar şehirlerin de eski ormanlar olduğunu, orman açmanın ne kadar zor ve açılan alanı korumanın süreklilik gerektiren bir uğraş olduğunu düşünürsek sınır manzarası daha da beraklaşabilir. Giderek silikleşen bu sınırlarda hala şehirde göremediğimiz birçok bitkiyi görebilme imkanımız vardır.

5) Mesleki birikimler, uğraşlar
Gıda, bitkiler, tarım, sağlık üzerine edinilmiş uzmanlıklar, eğitimler, diplomalar, hobiler vb.

6) Yayınlar, kaynaklar, kurslar vb
Tersine göçün ürettiği bilgiler, belgeler, tanıklıklar, yayınlar, etkinlikler, kurslar vb.

Bunların dışında elbette bitkilerin hayatımızdaki yeri çok daha fazla. Dikkatli bakarsak bitkilerden ilham alan tasarımlar ve bileşimlerindeki içeriklerle donatılmış olduğumuzu, diş macunundan, kıyafetlerimize kadar her yerde varlığımızı bitkilere borçlu olduğumuzu görebiliriz. Ancak ısrarlı bir şekilde onların izini sürmemiz koşuluyla. Çünkü bu izler görünür değildir. Örneğin kanser tedavisinde kullanılan kemoterapi ilaçlarının çok büyük büyük bir bölümünün bitki kökenli olması gibi.

Özetlediğim bu başlıkların her biri üzerinde ayrıca konuşulmayı hakkediyor. Ancak burada bunu yapamayacağız. Öyleyse neden bunları saydım? Göstermek istediğim şu ki şehirde yaşarken eğer özel bir amacımız yoksa bitkilerin radarımıza girme ihtimalinin çok düşük olduğu. Mekanın düzenlenişinin kurulacak, kurulan tüm ilişkileri etkilediği. Dahası mekanın ancak bazı başlıklar altında ilgilendiğimiz bitkilerin kendi döngülerini görmemizi, birbirleriyle, bizimle ve dünyanın geri kalanıyla nasıl ilişkiler kurduklarını anlamamızı engellemesi. Yani bir bitkiyi, en olmayacak şekilde, bir “ilişkisizlik” durumu içinde görebiliyoruz.

  • Bir tabakta,
  • bir saksıda,
  • bir ilaç olarak,
  • diş macununa karıştırılmış artık ne olduğu belli olmayan bir sıvı,
  • parfüm şişesinin içinde bir koku,
  • sürekli yenilenen bir peyzaj ögesi,
  • köküne kadar beton dökülmüş bir ağaç,
  • bir araştırma objesi,

Mesela bir araştırma objesi olarak bitkiyi düşünün. Sosyal medyada takip edenlerin haberdar olabileceği birçok bitki grubu var. Bu gruplarda uzman botanikçiler bitki gözlemlerini paylaşıyorlar. Ancak paylaştıkları fotoğrafların hemen hepsi bitkinin bir dönemini temsil eden fotoğraflar. Bu arazi gözlemleri de gözlenmesi düşünülen bitkinin çiçek açtığı dönemlerde yapılıyor genelde. Yabanda yaşayan birinin avantajıysa bitkiyi gözünü açtığı andan tohum dökene kadar takip edebiliyor oluşu. Üzerine konan kelebekten, böceğe kadar. Böylece sadece bitkiyle değil bitkinin tabi olduğu döngüyle ilişki kurabiliyorlar.

Sonra aklıma Tarsus’ta geçirdiğim 1 sene geliyor. Ege’den taşınmış peşimde de bir sürü bitkiyi sürüklemiştim, hepsi saksılarda bekleşiyordu. Ufukta yeniden kıra taşınabileceğimize dair umut da yoktu. Kaldığımız ev şehrin hemen dışında mahalle haline gelmiş bir köydeydi. Küçük bir bahçesi vardı ama bahçeye inşa edilen 2 katlı evin inşaat artıklarıyla kirletilmiş, işlenemeyecek kadar zayıf bir toprakla kalakalmıştı. Buna rağmen bir sürü fideyi bahçeye ektim. Yine de saksıda bekleyen nüfusu azaltamamıştım. Üzerlerine düşünüp duruyordum. Daha Yazı Yaban fikri aklımda bile yokken ortaya “Saksı Hikayeleri” çıktı böylece. Saksı bitkileri üzerine yazabileceğim bir blog tutmaya başladım. Saksıda yetişen tüm bitkilerden özür dilerim, ama bahçede yetişen bitkileri gördükten sonra saksıya gönül indiremeyi beceremedim. Çiçek vardı ama böceği yoktu, böcek vardı, kuşu yoktu. Hele de o saksı değiştirme faslı yok mu? Balkonlarında bitki yetiştirenler belirli sürelerde çok yıllık bitkilerinin saksılarını değiştirmeleri ve topraklarına sulama yüzünden kaybettikleri besinleri eklemeleri gerektiğini bilir. Burada kendi kendine işleyen bir döngü yoktur da sürekli bir bakım vardır. Eğer saksı değiştirme işinde geç kalınırsa bitkinin köklerinin saksıyı fır döndüğünü görebiliriz mesela, büyümek, kabından taşmak için kendince yol arayan kökler, plastik, beton veya seramik saksı yüzeyine toslayıp durmaktadır. Bu haliyle şehirdeki varlığımız saksıdaki bir çiçeğe, sürekli alt üst edilen, yıkılıp yeniden yapılan bir kent parçasında tutunmaya çalışan herhangi bir papatyagile benzetilebilir. Bağ kurmamız, bir döngüye dahil olmamız engellenir veya sürekli kesintiye uğrar.

Bir de tabii içinde bulunduğumuz işler, güçler kısmı var, tosladığımız.Gözleri kent yaşantısına alışkın olmayan kol emekçisi Marcovaldo, bir tramvay durağında beklerken hemen durağın yanındaki bir alanda büyüyen mantarları görür. Bu beklenmedik karşılaşmayı “Mantarlar Kentte” öyküsünde şöyle anlatılır Calvino; “Çevresini saran karanlık, kalleş dünya birden gizli zenginliklerini sunuyormuş, yaşamdan hâlâ, toplusözleşmenin saat ücreti, ek ücret, çocuk yardımı, pahalılık yardımı dışında da bir şey beklenebilirmiş gibi geldi Marcovaldo’ya.” Bir işte çalışıp haftasonunda kendini buraya zor atmış birileri var mı aramızda bilmiyorum. Bu çalışma temposunun içinden bakınca gerçekten beklenebilecek fazla birşey yokmuş gibi geliyor. Çünkü içinde bulunduğumuz mesailer giderek bütün hayatı kaplama eğiliminde.

Peki şu durumda şehirde yaşıyorsak bitkilerle ilgilenme hakkımızı yitiriyor muyuz? Elbette demeye çalıştığım bu değil. Sadece bu ilginin bazı eşikleri aşması gerektiğini görmenin de sorumluluklarımız arasında olduğunu hatırlatmak istiyorum. Benim için bu eşik bir bitkiyi veya birkaçını görebilmek değil döngüleri görmeye niyet etmek ve bu döngülere tekrar dahil olabilmek için yollar tasarlamak demek. Velhasılı bir bitki milyon yıldır süren bu döngünün çiçek açmış yüzüdür sadece. Zekanın en sevdiğim tanımı bunun bir “bağlantı kurabilme yeteneği” olduğuna vurgu yapıyor. Bağlantı kurmak, bitkilerle bizim aramızda, gerçek, elle tutulur, takip edebileceğimiz bir bağlantı; ben bu döngünün neresindeyim, ne alıyor ve ne veriyorum? Yani bir bitkinin ne olduğunu öğrenmek sadece heves değil, üstlenicilerini arayan bir sorumluluk.

Sorumluluğumuzu üstlenmeye karar verince ister istemez ilk durağımız kitabi bilgiler olacaktır. Çünkü bitkilerden bahsederken bizim daha varlığımız dünya için ihtimal dahilinde bile değilken, bizden önce yaşayan insanlar tarafından bilimsel olarak sınıflandırılmış, tanımlanmış bir canlılar topluluğundan bahsediyoruz aslında.

  • Nedir bu sınıflandırma?
  • Bir bitki bilimsel anlamda nasıl sınıflandırılır, adlandırılır?
  • Yerel isimler bir bitkiyi öğrenmemize neden yardımcı olmaz?

Tahmin edebileceğiniz gibi bitkilerin isimlendirilmesinin ve sınıflandırılmasının tarihi ilk insanlar kadar eski ve ciddi bir uğraş. İlk insanların, toplulukların bitkileri bilmeye ve bildiklerini aktarmaya bizden çok çok daha fazla ihtiyaç duyduklarından emin olabiriz. Çünkü onlara yol gösterecek bir bilgi birikimine sahip değillerdi, bizzat bu birikimi oluşturanlardı onlar. Merakla yeryüzüne bakmış, hayvanları, toprağı bitkileri incelemiş ve hangi bitkiyi ne amaçla kullanabileceklerini anlamaya çalışmış olmalılar. En eski zamanlarda içgüdülerimizi de kullanmış olmalıyız. Ancak içgüdü çoğu zaman yeterli olmaz. Hayvanlar da yanlış otlar yer ve zehirlenir ve yavrularına hangi otları nasıl yemeleri gerektiğini öğretirler. Hatta birçok bitkiyi, minerali tıbbi olarak da kullanırlar. Büyük ihtimal ilk öğretmenlerimiz de onlardı, biz de onların öğretmeniydik. Birlikte öğrendik ve hala öğrenmeye devam ediyoruz. Bitkileri , sınıflandırdık, isimlendirdik ve isabetli amaçlarla kullanmaya çalıştık. Bugün bile bitkiler üzerine yapılan birçok araştırma bu birikimlere, aktarılarak bugüne kadar gelen bilgilere sırtını dayıyor. Ve yine birçok araştırma bitkilerin geleneksel kullanımlarını destekleyen sonuçlar elde ediyor. Yani ilk botanikçiler sıradan insanlardı. Örneğin bitki biliminin önemli isimlerinden biri olan, bitkileri sınıflandıran, adlandıran Linne’nin ilk öğretmeni, babası bir papazdı. Biyografisinde bitkilere olan ilgisinin babasıyla yaptığı doğa yürüyüşlerine bağlı olduğu vurgulanır. Keza büyüdüğüm Antakya’da, Arapça bir halk deyişinde şöyle denir; “Şo allemtik immik min il-beka? Hıttebe ıv sılleka.” Ne öğretti annen görgülerden? Odundan ve ottan (anlamayı öğretti). Bu değerli bir bilgidir. Bu bilgiyi verebilecek bir rehbere sahip olmaya paha biçilemez.

Babasının verdiği ilk bilgilerle yoğrulan Linne, bu ilgisini uzmanlaştırır ve “ikili adlandırma” dediğimiz yapıyı kullanarak bitkilere bir cins ve bir tür adı atayarak bilimsel isimlendirmenin temellerini atar. Aslında temeli atanlar çok daha eskidir ama Linne’nin yaptığı bu işi sistematik hale getirmek ve popülerleştirmektir. İsimlendirme için artık kullanılmayan dolayısıyla da değişmeyen “Latince” dil kuralları temel alınır. İlk isim cins adını, ikinci isim tür adını belirtir. İsimlendirme bitkinin yetiştiği corafyanın özelliklerine veya yapısal özelliklerine göre yapılabileceği gibi, bitkiyi isimlendiren bilim insanının saygı duyduğu veya hicvetmek istediği birinin adını da taşıyabilir. Örneğin Linné bitkilerin üreme organlarına dayalı sınıflandırma sistemini ağır bir biçimde eleştiren Johann Siegesbeck’in adını çirkin gördüğü bir bitkiye verir; Sigesbeckia orientalis (Sarıteçan).

Sınıflandırmada temel alınan ilk birim ise türlerdir. Birbirlerine her açıdan çok benzeyen ve kendi aralarında çiftleştiklerinde yeni döller verebilen bireyler topluluğuna tür denir. Türler birbirleriyle karşılaştırılarak bir cins altında, cinsler aileler altında, aileler takımlar altında, takımlar sınıflar altında, sınıflar bölümler altında, bölümler alemler altında toplanır.

Özetlemek gerekirse bitki türleri tarih boyunca şu özelliklerine göre sınıflandırılmıştır;

  • Bitkinin yetiştiği ortam özelliklerine göre
  • Bitkileri tanımayı kolaylaştırmak üzere yapılan yapay sınıflandırmalarla
  • Yapı ve biçimlerine göre
  • Evrimsel soy ilişkisine göre
  • Genetik biliminin ve teknolojinin gelişmesiyle edinilen yeni bilgilere göre

Ve bu sınıflandırma çalışmaları hala bitmiş değil. Bir bakıyorsunuz x cinsi altına yerleştirilen bir bitki türü y cinsinin altına konulabiliyor veya başlı başına bir cins haline gelebiliyor. Dolayısıyla da cins adları değişebiliyor. Aynı şekilde tür adları da isimlendiren veya türlerin revizyonlarını yapan kişilerce değiştirilebiliyor. Örneğin yakın çevrede yetişen Euphorbia erubescens (Kınalı sütleğen) bitkisi hakkında araştırırken anlamlı bilgilere ancak artık geçersiz olan adıyla (yani sinonimiyle) arama yaparak ulaşabilmiştim; Euphorbia macrostegia

Peki bu bilimsel isimlendirmeleri kullanmaya mecbur muyuz? Neden bitkilerin kendi dilimizdeki adlarını kullanmıyoruz? Elbette mecbur değiliz ancak her bir bitkinin il, ilçe, hatta köylerde bile farklı isimlerle adlandırılabileceğini düşünürsek anlaşabilmek, sağlıklı bir bilgi alışverişinde bulunabilmek için ortak isimler kullanmak zorundayız. Bunun da tek yolu bilimsel isimlere başvurmaktır. Ancak anlaşabileceğimiz kişilerle konuşuyorsak o güzel isimleri kullanmak aynı zamanda bu isimlerin unutulup gitmesini engellemek demektir. Kim unutmak ister Öz dikeni’ni, Çıtlık’ı, Itır’ı, Binbirdelik Otu’nu, Baltutan’ı, Güzelce’yi, Döngel’i, Sorma’yı, Dokuzdon’u, Hıdrellez Kamçısı’nı, Ekin Ebesi’ni, Buhurumeryem’i? Buhurumeryem’in Sıklamen (Cyclamen) olmasına içerlemez mi insan? Oysa her yerel isim bir hikaye anlatır. Örneğin Sultan Dikeni ve Çoban Dikeni’ni düşünün. Yaptıkları çağrışımlar nerelere götürür insanı?

Özetle temelde çevremizdeki bitkileri tanıyabilmemiz yeterli. Benim yapmaya çalıştığım şey bu. Sıradan bir botanikçi olmak. Amatör bitki gözlemcisi veya yurttaş bilgin de deniyor böyle kişilere. Bunun için bitkileri tür düzeyinde, yani en alt ve sınıflandırma açısından en önemli düzeyde kavramaya çalışıyorum. Örneğin Adaçayı dediğimizde aslında bir bitkiden değil birçok bitkinin dahil olduğu Salvia cinsinden bahsediyoruzdur. Bu cinse ait türlerden biri Salvia officinalis, yani Tıbbi Adaçayı ise bir türdür. Düşünsenize Türkiye’de yetişen 12 bine yakın bitki türünü öğrenmemiz ve her biri üzerinde bilgi sahibi olmamız ne kadar zor olurdu. Zaten bilim insanları da ancak bazı aileler üzerinde uzmanlaşabiliyorlar; Maydanozgiller uzmanı, Papatyagiller uzmanı gibi. Bir sonraki aşama bitkilerin aralarındaki ilişkileri, yaşama şekillerini, topluluk olarak hangi sistemlere tabi olduklarını, bu sistemlerin nasıl işlediğini kavramak olabilir, Eğer dilenirse, yürünecek yol çatallı ve uzun. Mesela bitkilerle hayvanların ilişkisi üzerine eğilebiliriz. Kelebekler bu konuda bulunabilecek en iyi öğretmen. Birçok kelebek türünün yaşamı bazı bitki türlerinin varlığına bağlıdır. O kadar bağlıdır ki yerine başka bir bitki koyma şansları yoktur. Yumurtalarının barınakları ve besini bu bitkilerdir. Şöyle bir benzerlik kurabiliriz; insan yavrularının sadece menekşeyle beslendiğini ve artık menekşe yetişmediğini düşünün. Bu kadar vazgeçilmez bir bağdır bu. Veya kuşları, karıncaları birer çiftçi olarak düşünebiliriz. Kermes meşesinin, Ardıç ağacının ve daha birçok yaban yemişinin ekicisi kuşlardır. Onlar sayesinde bahçede bir Karaçalı, bir sandal, iki ahlat, iki tane de alıç büyüyor. Karıncalar olmasa Buhurumeryem tohumlarını kim taşıyacak uzaklara. Hiç gidemeyecekleri mekanlara.

Belki bu noktada biraz da neden yaban bitkilerini öğrenmeliyiz konusuna değinmeliyiz. İyi veya kötü az veya çok kültür bitkileri konusunda bilgi ve deneyim sahibiyiz. Ama 2 kuşak öncesine kadar bilgisine vakıf olduğumuz bir çok yaban bitkisini unutmuş durumdayız. Etrafımızda gördüğümüz bitkiler bundan önce de başka iklim krizleri atlattı ve bundan sağ çıktılar. Önümüzdeki en büyük sorunlardan birine kuraklığa karşı donanımlılar. Bu konuda bir kaç örnek vermek gerekirse Akdeniz’de yaşıyorum ve içinde yaşadığım bahçenin de payına dayanması zor sarı sıcaklar düşüyor buna rağmen yaz boyunca yaban bitkilerini hiç sulamıyorum. Önümüzde değil içinde olduğumuz bir krizden bahsediyorsak bu da bir mucize sayılmalı. Örneğin Akdeniz bitki topluluğu üyelerinden biri olan Defne yaprağında bulunan bazı bileşikler kendi kütlelerinin 21 katı oranında havadan su emme yeteneğine sahip. Katır tırnağı kuraklıkla başedebilmek için sıcaklar başlar başlamaz yapraklarını döküyor ve gövde sürgünleri yoluyla fotosentez yapabiliyor, bununla da kalmayıp aynı zamanda havadaki azotu toprağa bağlayarak yanındaki bitkilerle paylaşıyor. Yani her biri ekmeğini taştan çıkarmayı biliyor hem de mecazi anlamda değil.

İşte benim bitkileri öğrenmeye niyet etmem de gözümün önüne böyle bir mekanın serilmesiyle ilgiliydi. Uslu, ıslah edilmiş bir mekan değil burası. İnsan faaliyetlerinin yok olmaya yüz tuttuğu, tek bahçıvanının keçiler olduğu bir mekan, ister istemez ölüyü diriltiyor. merakı cezbediyor, uyuyanı ama uyuduğunu bile bilmeyeni uyandırıyor. Mekanın altını çizip durmam bu yüzden. Burada hala bitkinin nevi şahsına münhasır olanını görmek mümkün olduğu gibi, insanın nevi şahsına münhasır olanını görmek de mümkün. Çünkü buranın insanı da aynı kaidesizliğe bakıyor. İyi ki bakıyor. Mesela biri, baharda, tanıdığı tüm şifalı bitkileri kaynatıp içiyor. Bir faydasını görüyor mu, belki de kötü bir şey yapıyordur, kimbilir. Ama hala bitkilerden şifasını derebileceğine dair bir bilgiyi peşinde sürüklüyor. Dolayısıyla bitkileri tanıyor, onları rüyasında görüyor, keçilerinin yediği Çıtlık’tan emin. Ha Çıtlık’a kıyıp odun yapar mı? Eğer orman idaresi kesecek başka ağaç bırakmazsa yapabilir, ama kimi öldürdüğünü de bilir. Çünkü gelecek bahara toplayıp yapamayacak Muut Sürmesi’ni. (Çıtlık meyvesi ezilerek yapılan bir tatlı) Gıvışgan’ı sıkmasına iç yapar. Baharda Sakızlık toplar. Ciğerlerinden rahatsızsa Yalabuk yer. Vereceği yol tarifini ağaca, taşa göre verir. Buğdaysız kalırsa Karaçalı ve Palamuttan çıkarır ununu. Süpürgesini Katır tırnağıyla yapar. Çatısını Katran ardıcıyla çatar. Reçineli odunu yakmaz. Yani bitkilerle, hayvanlarla düzenlenmemiş başıboş alanlarda karşılaşır, onlarla birlikte yaşar, onlarla çevrilidir. Bir tohumu, fideyi nasıl ekmesi, sulaması, büyütmesi gerektiğini bilir. İçinde yaşadığı mekan bunu vaaz eder, biriktirdiği beceriler bunlardır. Arapça deyişi tekrar anarsak; Odundan ve ottan anlar.

Şehirlerdeyse mekanların, ve mekanlarda kurulan ilişkilerin bu döngüye izin vermeyecek şekilde örgütlenişi insanı döngünün geri kalanına zarar veren bir öge haline getirdi. Kırda, köyde, yabanda bir insanın gündelik hayatı hala bir yaban domuzunun, tilkinin, kuşun yaptıklarından çok farklı değil. Ne kanalizasyon, ne de su şebekesi var. Su sistemi çok yakın bir bölgeden gelen kaynak suyunun köylere yaz ve kış boyunca kesilerek verildiği idareten kurulan bir sistemden ibaret. O kadar idareten ki, su borumuzu kendimiz çektik. Her evin bir sarnıcı var ve yağmur suyu biriktiriliyor. Elektiriğin gelme tarihi bile çok çok yeni, çoğunlukla da kesiliyor. Çöp olgusu şehire özgü bir kavram. Organik atıklar hayvanlara veriliyor veya toprağa karışıyor. Doğru veya değil aldıkları ambalajlı ürünlerin paketlerini -ki çok çok az- ocakta yakıveriyorlar. Yürüyor, eşeleniyor, tohum ekiyor, gübreliyor, toprağı besliyorlar. Şehirlerde hayatın yaklaşık 60-80 yıldır bu döngüden uzaklaştığı düşünülürse bu yıllar boyunca yediğimiz meyve çekirdeklerini kokuşup çürümeleri için çöp yığınlarına değil de toprağa atsaydık bile verilen zararın büyük bir bölümünü telafi etme şansımız olabilirdi. Demeye çalıştığım bir mekan değişikliğine herkesi ikna etmek veya kıyaslama yapmak değil bir ilişkiler bütününü ve bunun ister istemez oluşturduğu yaşam biçimini vurgulamak. Yoksa şehirdeki bir yaşam biçimi kırda da devam ettirilebileceği gibi, kısmen de olsa tam tersi de söz konusu olabilir. Ayrıca ne köy bir tane ve tek biçimde, ne de yaban. Yabanın da yabanı olduğu gibi bir şehrin mahallesine dönüşmüş köyler de var. Ancak devam eden veya sekteye uğramış döngüler bu mekanlar içinde de yaşanıyor ve yakın, ya da uzak hepimizi etkiliyor. Bundan azade olan bir yer veya bu etkilere maruz kalmayan tek bir canlı bile yok.

Nihayetinde yaşadığımız krizler karşısında bu söylediklerim, bazen, o kadar gaipten sesler gibi geliyor ki, bugün bitki ve hayvan türlerinin kitlesel yokoluşlarından bahsediyoruz. Yine de döngüye tekrar dahil olabilmek için yollar tasarlayabileceğimize inanmak istiyorum.

Görsel: Viola ermenekensis (Ermenek menekşesi) – Endemik