arılar şehirde oturmuyor

Şehirlerden çıkana kadar hayatımda sadece üç arı türü vardı. Kağıt arısı, Eşek arısı ve Bal arısı. Eşek arısıyla köyde tanışmıştım, bu tanışmaya acı bir bağrış ve şiş bir baldır eşlik etti.  Bal arısının balını yiyordum bazen. Kağıt arısı da bir piknikte sokuvermişti beni. Sonra bir ara seracıların tozlaşmayı artırabilmek için “bombus” adı verilen arılar getirdiklerini okudum gazetelerden. Arıların bir televizyon gibi ithal edilebilmesi şaşırtmıştı beni. Bu arıcıklar henüz şehrin sokaklarında da dolaşabiliyorlardı. Arka bahçelerinde, parklarında.  Demek ki onca böcek zehirine, yakılan kömüre, doğalgaza, çöplüklerden beslenen şehir martıları gibi uyum sağlayabiliyorlar. İnsanın da ürkütücü bir uyum kabiliyeti var.

Çok değil, hatta az; ne evvel zaman içinde, ne de kalbur saman içinde, bundan 80 yıl önce, yani nenemin yaşıyla eş, “mesai”ye alıştırılmış, dolayısıyla şehirlerde yaşamaya başlamışız. Elbette bizden önce yaşayanlar da varmış; yöneticiler, bürokrasinin memurları, askerleri, bekçileri, hizmetlileri ve onların işlerine koşan zanaatkârlar.  1920’lerin başında, henüz hayatını devam ettirebilmek için tamamen ücretlerine bağımlı hale gelmeye hazır bir işçi kitlesi yokmuş ve bu kitlenin yeri geldiğinde zorla, yeri geldiğinde sosyal politikalarla yaratılması gerekmiş.

Tarım alanında küçük üreticilik egemenmiş o vakitler, ki unutulmasın, 80 yıl önce, nenemin yaşıyla eş. Bu kendi toprağıyla uğraşan küçük mü küçük üreticiler  tarım kesiminden şehre göçüp ticaretin emrine koşulacak işçiler olmalıyken,  olmuyorlarmış, neden? Hem de küçük müçük, büyük bir kısmı toprak sahibilermiş ya; bu da mülksüzleştikleri için sanayiye yönelecek potansiyel bir işçi kitlesinin ortaya çıkmasını zorlaştırmaktaymış. İngiltere’de öylemiymiş ya,   toprak çitleme adı verilen hareketin yaygınlığı sayesinde, geçim araçları, toprakları elinden alınmış  bir köylü kitlesi ortaya çıkarılmış ve böylece bu kitlenin sanayi işçisine dönüşmesi mümkün olmuş.

Bu da yetmiyormuş gibi aynı zamanda  bu bir kısım köylülerde, azla yetinmek ve sınırlı ihtiyaçlarının karşılanmasına yetecek dereceden fazla üretmemek eğilimi bulunuyormuş.  Sadece köylülerde değil toplumun genelindeki bu eğilimin eleştirisi üzerine kurulan bir kitap da Sabri F. Ülgener’in “İktisadi Çözülmenin Ahlak ve Zihniyet Dünyası”dır. Çok eğlenceli ve öğreticidir, sıkılmadan okunur. Bir kuplecik aktarmam gerekirse, kitapta, Türk insanı rasyonel aklın değil “tevekkül ve teslimiyet”in insanı olarak tasvir edilir. Bu dünyanın geçiciliği üzerine kurulan tevekkül anlayışı dünya nimetlerine meyletmenin anlamsızlığını işlemektedir. Bu anlayış da ekonomik ilerlememizin önündeki en büyük engel olarak görülür. Şöyle demeye getiriyor Ülgener, sıradan insan böyle düşünsün anlarım, peki ya tüccarlara ne demeli? Onların bile “uzak seferlere kâr maksadından başka yahut ondan da önemli görülen birçok gaye ve hedefleri gözeterek” gittiklerini söyler. Sadi’nin Gülistan’ından  alıntıyla bir tüccarın ağzından neden seferlere gittiğini şöyle aktarır; “ Acaib görmek, garip işitmek, memleketler seyrine çıkmak…”

Aynı dönemde zanaatkârlar tarafından da sanayiye beklenen bir iş gücü akını gerçekleşmemiştir. ”Bağımsız ustaların, istiklallerinden kolayca vazgeçip ameleliğe razı oluverecek kimseler” olmamaları işleri epeyi zorlaştırmıştır.

Düşünür, taşınırlar, o vakitler esen rüzgârın da etkisiyle, öncelikle sosyal politikalarla bir işçi kitlesi oluşturmaya çalışırlar. Bu politikalar aynı zamanda tek parti döneminin(CHP), kollamacı, halkçı özelliklerini de barındırmaktadır. İşçilere; İktisadi Devlet Teşekküllerinde, ücretlerden, sağlık ve sosyal güvenliğe, iskâna, izin ve tatillere, eğitim ve kültüre, beslenmeye kadar geniş bir yelpaze içerisinde sosyal olanaklar sağlanır. Ancak bütün bu olanaklara rağmen Sümerbank’ta 1944 yılı içerisinde toplam 25.194 işçiden 23.578’i işten ayrılır ve işten çıkış oranı %93,58’e ulaşmaktadır. 1950’lere değin bu sosyal politikalar  sürekli çalışan bir nüfus oluşturmaya yetmez. Tıpkı Avrupa’daki gibi cebine biraz para giren toprağına döner, neden her gün birinin emrinde ve hayata hiç mi hiç uymayan bir mesaiye koşulmayı kabul etsin ki? Toprak meyve verir, sebze verir, doyurur. Ha varsa bir ihtiyaç, işte üç kuruş, o da yeter. İhtiyaçlar küçücüktür, küçük topraklar kadar.

Güzellikle olmayınca, İkinci Dünya Savaşı yıllarında  “savaşın kötü etkilerinden milli hayatımızı korumak” bahanesiyle çıkarılmış ancak çok beğenilmiş olacak ki etkisini sonraki onyıllarda da sürdürmesine izin verilen, Milli Koruma Kanunu’yla (MKK), bu mesaiye, zorla rıza alınır.  Bu zorlardan biri çalışma sürelerini uzatarak ve yasal tatil olanaklarını sınırlayarak mevcut işgücünü daha uzun sürelerle çalıştırmak, diğeri ise kadın ve çocuk işgücünün istihdamı konusundaki yasal sınırlamaları ortadan kaldırmaktır. Böylece uzun sürelerle çalışma normalleştirilir, kadın ve çocuk işçi istihdamı olanaklı hale gelir ve elbette kadın ve çocuk emeği daha ucuz olduğu için ücretler de buna göre belirlenir. “Tüm bu önlemler madencilik sektörü için yeterli olmadığı için, bu kesimin işgücü ihtiyacı ise ‘zorunlu çalıştırma’yla sağlanacaktır.” Makal’ın tahminine göre; bu yasa uygulamasından, dönem içerisinde ücretli olarak çalışan 500.000 kişinin direkt biçimde etkilendiği söylenebilir. Bu 500.000  kişinin aileleri ve arkadaşlarını da hesaba katmalıyız elbette. – 1940 nüfus sayımında Türkiye nüfusu yaklaşık 18 milyondu.-

İçinde bulunulan dönemin “olağanüstü” koşulları devlete işgücünü zor yoluyla oluşturmak ve ehlileştirmek için inanılmaz bir fırsat sunmuşa benzemektedir. Bu öyle bir fırsattır ki, MKK’nin “kadın ve çocuklar üzerindeki koruyucu hukuksal çerçeveyi daraltan düzenlemeleri, hem girişimcilerin işgücü ihtiyaçlarının karşılanmasını kolaylaştırır, hem de kadın ve çocuk işçi ücretleri yetiştkin erkek işçi ücretlerine göre daha düşük olduğu için, bu çözümü daha “karlı” kılar. Bu “karlı” uygulama çerçevesinde, MKK’nin yaş ve çalışma sürelerine ilişkin katı düzenlemelerinin dahi aşıldığı belirtilmelidir.” Örneğin, Adana’da yayınlanan İşçi Sesi gazetesinin 7.9.1949 tarihli nüshasında bir kız çocuğu, “Milli Mensucat Fabrikası’nda, dokuz yaşından beri, beş senedir, gece ve gündüz 12 saat çalıştığını” belirtmektedir. Zorunlu çalıştırmaya 1947’de son verilmiş olmasına rağmen, kadın ve çocuklara ilişkin düzenleme, yıllar süren acılı bir sürecin sonunda 1959’da yürürlükten kaldırılmıştır. Ancak verilen bilgilerde, 1960 yılında da Çalışma Bakanlığı’na, çocuk işçilerin yaşlarına bakılmaksızın uzun sürelerde çalıştırıldıklarına dair şikayetler geldiği belirtilmektedir. Bugünse artık şikayet bile edilmiyor olabilir.

Zorunlu çalıştırmaya da dönüşümlü şekilde 60.000 bin işçinin dahil edildiğini söyleyen Makal, bu işçilerle ilgili olarak “…istemedikleri işlerde ve zaman dilimlerinde çalışmaya zorunlu kılınan; işlerinden, kendi yaşam çevrelerinden -köylerinden ve ailelerinden- sevdiklerinden koparılıp getirilen, bir nevi ‘kollektif mahpusluk psikozu’ içindeki insanların yıllar boyunca yaşadıklarının, hissiyatlarının ve acılarının; burada kağıt üzerinde değerlendirilmesinin” mümkün olmadığını belirtiyor.  Ancak yaşanan acıların dile bile gelemeyecek varlığını kabul etmesine rağmen MKK ile ilgili değerlendirmesi ise şöyle oluyor;  “savaş sırasındaki sermaye birikiminin en önemli araçlarından biri olduğu, daha ölçülü ve sosyal-insani maliyetleri de kale alan biçimde uygulanmamasının yanlış olduğu ancak tüm kötülüklerinin yanında, daha çok insanı, uzun yıllar sürecek bir ücretli çalışma düzeni içerisine sokarak, zorunlu çalıştırmanın da madende çalışma alışkanlığı yaratarak sürece katkı sunduğu.” 

Çoğu kez şehirlerin önce gücün sonra da emeğin yoğunlaşmasının mekânları olduğu unutuluyor ve bu iki dinamiğin doğurabileceklerinden farklı bir çehresi olması umut ediliyor. Madende çalışma alışkanlığı yaratmaya ihtiyacı vardı şehrin, ve bu zorunlu çalıştırmanın çehresidir gördüğümüz biraz da.  Tabii bir de gücün ve emeğin niteliği konusu var. Örneğin Amsterdam’daki güçle, İstanbul’daki güç bir değil. Biri gevşek güç, biri zor gücü. Biri kurumlarını ve işleyişini oturtmuş zenginliğin gereksindiği ve bir miktar da birikimini paylaştığı emek, öteki hem zor gücünün hem de korunan eşitsizliğin duldasında sömürülen emek. “Kollektif mahpusluk psikozu” içerisinde şekillenmiş bir mesai anlayışının bugün hem mesaiyi hem de şehri kadir-i mutlak olarak kabul etmemizle bir ilgisi olduğunu düşünüyorum. Üstelik bu sadece bizde değil dünyanın diğer ilerlemeci toplumlarında da benzer yöntemlerle oluşturulmuş bir mesai ve şehirleşme anlayışı.

Zorla iskân edilmenin şehirle kurduğu bağın yanında bir de şehrin bizimle kurduğu bağ var. Kırda yaşayan ve  geçimlik üretim faaliyetleri içinde devinen insan, şehire taşınınca becerilerinden feragat etmek zorunda kalıyor.  ” (…) küçük kentlerde aynı adam hem kerevet yapar, hem de kapı, saban ve masa, çoğu kez üstelik ev bile yapar ve geçimini sağlayacak kadar müşteri bulursa yaşamından memnundur. Bu kadar çok şey yapan bir insanın hepsini de iyi yapması elbette olanaksızdır. Ama büyük kentlerde, her eşyanın pek çok alıcısının olduğu için, tek bir zanaat bir insanı geçindirmeye yeter. Üstelik çoğu kez bir insanın işin tamamını yapması da gerekmez, bir kişi erkek ayakkabısı yapar, bir başkası kadın. Şurada birisi deriyi keserek, burada bir diğeri dikerek yaşamını kazanır; birisi yalnızca kumaş keser, bir diğeri bu parçaları bir araya getirip diker. Bundan da zorunlu olarak şu sonuç çıkar ki, en basitinden bir iş yapan insan, kuşkusuz bunu başkalarından daha iyi yapar.” Antik Yunan’ın ilk şehirlerinden bahsetse de, uzmanlığın, üç aşağı beş yukarı şehirle ilgili bir şey olduğunu da göz önüne seriveriyor, Ksenefon.

Kırın insanı kerevet yapar, kapı, masa, sandalye, dam, ahır, ekmek yapar, suyunu getirir, üstüne bir de sebze, meyvesini yetiştirir, ekmeğini yapar, yapardı. Bitkileri tanır, şifalarından faydalanırdı da. Braverman, İngiltere’de ilk dokumacıların aynı zamanda ilk botanikçiler olduğunu söylüyor. Henüz çalışma bunca yoğunlaşmadan önce kırda geliştirdikleri ilgilerini şehirde de sürdürebilecekleri vakitleri vardı demek ki.

Geçmişimizin bu parçası bugün bizi “uzun yıllar sürecek bir ücretli çalışma düzenine” alıştıran ve onu evvelden ezele bir yaşam biçimi olarak dayatan parçadır, aynı zamanda. İşte yeryüzünde ilk endüstriyel şehirler, hizmet bekleyen koca ağızlar böyle oluştu.

Şehrin hangi ölüler üzerine kurulduğuna, mesleklerimizin şehirle ilişkisine ve her şeyden önce şehrin neden ve nasıl var olduğuna ve bundan sonra da varlığını nasıl devam ettirebileceğine bu hikâyeden bakmak zorundayız biraz da.  Birazcık çok değil, çünkü artık her yer şehre öykünüyor. Şehirler arasındaki sınırlar yeni binalarla geçiliyor, şehirle kır arasındaki sınırlar, şehrin ithaliyle kayboluyor. Şehir sadece bir mekân değil, bir yaşama biçimi. Sokak lambası, elektirik direkleri, nasıl yaşayacağımızın buyurulduğu dizileri, hizmet ve ürün taşıyan duble yolları, belki bir arının bile yaşamadığı bir mekânda insanların yaşamasını sağlayacak oyalamalarıyla. Her yerde burnumuzun dibinde, direğini sızlatacak kadar.

Arıların yaşamadığı, yaşayamadığı bir mekânda neden insanların yaşayabilmesi gerekiyor? Arılardan farklı ihtiyaçlarımız olduğu için mi? Arılar yiyeceğini çiçeklerden dererken biz neyden deriyoruz ki? Ne yiyoruz onlardan farklı olarak? Yemek karın doyurmuyordur belki, ki gerçekten doyurmuyor, hatta zehirliyor artık. Küçücük bir köyde bile organik tarıma geçebilmek için toprağın 3 sene iyileşmeye bırakılması gerekiyor. Bu molayı kim, nasıl verecek ölen topraklara, kocaman açılmış ağızlar karşısında? Belki kısmen arıların da yaşabildiği, böceklere zehir sıkmanın yasak olduğu şehirlere özeniyoruzdur, neden olmasın? Bir Viyana, Bir Ottawa, bir Amsterdam olabiliriz pekâlâ. Ama bir Ottawa, Amsterdam, Viyana olmak, bir yerlerde bir İstanbul, bir Bangladeş, bir Yemen’in varlığını gerektirecektir her zaman, en azından bizim dünyamızda.

Artık dokumacılar olmadığına göre örneğin market çalışanlarının botanikle de ilgilenebileceği ve bu uğraşlarıyla ilgili topluluklar oluşturabilecekleri bir şehir hayal ediyorum ben de. Asgari ölçütüm bu. Hayal etmek ne zor. Gözlerimi kapatıyorum, gözlerimin önüne gelsin; bir kadın, bir önlük, solunda bir yaka kartı takılı. Adı yazıyor; Şebnem. Adı ne güzel, “çiy” demek. Öğle molasında çalıştığı AVM’nin bahçesinde biten  otları izliyor ilgiyle. Belki bir rüzgâr beklenmedik bir tohumu düşürmüştür toprağa, olamaz mı? Çok seviyor çiçekleri. – Ben de çok seviyorum, Şebnem.- Biçilmiş otlar görüyor sadece, düşleri gibi biçilmiş otlar. İnanıyor düşen tohumun çimlenmeye vakit bulamadan biçildiğine. O sırada bir iş arkadaşı koşturarak geliyor, “kasada bir sorun var bilmemkim bey seni çağırıyor.” Daha fazla bir şey ummamıştı zaten, hep sorun çıkar. Mesaisi bittiğinde de artık hava kararmış oluyor, görünmüyor otlar.

Sonra inanılmaz arılar gördüm. Neden inanamadığımı bilerek. Kanatları iyi bir marangozun elinden çıkmış gibi düş oymalı. Arılarımdan edildiğimi anladım, neden edildiğimi bilerek.

Kaynaklar;
Ahmet Makal, “Ameleden İşçiye”, İletişim Yayınları, 2007
Sabri F. Ülgener, “İktisadi Çözülmenin Ahlak ve Zihniyet Dünyası”, Derin Yayınları, 2006
Harry Braverman, “Emek ve Tekelci Sermaye “,  Kalkedon Yayınevi, 2008